A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ Ekle
Vâsıl (1)

Vâsıl (1) Vâsıl (1)  

Erişen, ulaşan, kavuşan mânâlarına gelen vâsıl; tasavvuf erbâbınca, beden ve cismâniyetle alâkalı hicaplardan bir bir sıyrılıp, kendine ait uzaklıkları aşarak herkese ve her şeye yakınlardan daha yakın bulunan Cenâb-ı Hakk"ın maiyyetini zevken ve keşfen duyma mânâsına O"na ulaşan müntehî demektir.

İç içe insanı kuşatan cismânî hicapları aşma ve gidip o maiyyet ufkuna ulaşma, bazen fevkalâde bir himmetle, bazen Hak"tan özel bir teveccühle, bazen hususî bir mârifetle, bazen usulünce seyr u sülûk-i rûhânî yolunda ciddî mücahedelerle, bazen acz u fakr, şevk u şükür tarikiyle, bazen de esbâb üstü harikulâdeden bir cezb u incizapla gerçekleşir ki, bunların hemen hepsi de ilâhî inayetin değişik tecellî dalga boyundaki televvünlerinden ibarettir. O"nun iltifat ve teveccühü olmazsa, mürîd ya da sâlik ne beden ve cismâniyet perdelerinden sıyrılabilir ne de kendi uzaklığını aşarak o ufka ulaşabilir... Herkese yakınlardan yakın olan O, uğrunda mücahedede bulunan vuslat namzetlerini kendine yaklaştıran da yine O"dur. O yaklaştırmazsa kimse vuslat denen neşveyi duyamaz ve kimse o maiyyeti kat"iyen zevk edemez.

"O tecellî eyleyince her işi âsân eder



Halk eder esbâbını, bir lâhzada ihsan eder." (Anonim)

Avâm, böyle bir vuslatın –belki de gölgesini– ancak imanla öbür âleme giderek duyabilir; buna rağmen bazen, fevkalâde bir inayete mazhariyeti sayesinde ötelere ve daha ötelere cezbedilip hususî bir iltifat da görebilir.

Hakk"ın mükerrem ibâdı haslara gelince, onlar daha dünyadayken kendi uzaklıklarını aşar, kalb ve ruhun temâşâ ufkundan –bu da herkesin Hak katındaki seviyesine göre gerçekleşir– " وَ نَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ –Biz ona şah damarından daha yakınız." hakikatini, iman, iz"ân ve mârifetlerinin vüs"ati ölçüsünde duyuyor ve görüyor gibi olur ve iç ihtisaslarıyla "maiyyet" soluklamaya başlarlar.

Bunların bir kadem daha önünde bulunan özel mevhibe ve teveccüh kahramanları ise çok defa "latîfe-i rabbâniye" ufkundan ve sırrın sırlı menfezlerinden "bî kem u keyf" ve "bilâzaman", "bilâmekân" zevken öyle şeyler müşâhede ederler ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de bir başkası tarafından tasavvur edilebilmiştir. Bunlara " لَوْ كُشِفَ الْغِطَاءُ مَا ازْدَدْتُ يَقِيناً –Aradaki perdeler kalksa yakînim ziyadeleşmez." kahramanları diyebiliriz.

Bunlar, seyr u sülûkla o mertebe-i kusvâya ulaşmışlarsa, seyirleri "seyr fillâh" şâhikasında, peykler gibi döner dururlar envâr u esrâr-ı Hak etrafında.. ve daha bir derinleşirler her hamlede, her sıçrayışta.. evet, vuslat gerçekleşse de sonu gelmez Sonsuz"a seyahatin. Onlar her zaman "ilme"l-yakîn"ler üstü temâşâ peşindedirler; "ayne"l-yakîn"ler ötesi mükâşefeden mükâşefeye koşarlar ve "hakka"l-yakîn"e aralanan kapılardan ruh dünyalarına akseden tecellîlerle her an ayrı bir sermestî yaşarlar.

Böyle bir şâhika, her hakikat eri için, öteleri ve ötelere ait esrârı görme, bilme, duyma ve zevk etmenin yanında, canlı-cansız her nesnenin, latîf-kesîf her varlığın "mâhiyet-i nefsü"l-emriyesi"ni, Yaratıcı"yla münasebetini, O"ndan geldiğini, O"na dayandığını, O"nunla kaim bulunduğunu ve neticede O"na döndüğünü/döneceğini gayet net ve vâzıh olarak görüp müşahede etme zirvesidir. Bu zirveden varlığı temâşâ edebilenler neyin ziyâ neyin nur, neyin hasret neyin huzur, neyin fânî kimin bâkî, neyin zâil kimin dâim bulunduğunu, herhangi bir iltibasa girmeyecek şekilde açık olarak görür ve nazarî bilgilerini de zevkî, keşfî ve şuhûdî mârifetle teyit etmiş olurlar.

Bu zirve aynı zamanda, enbiyâ, asfiyâ ve evliyânın da öteler ötesini temâşâ ve tarassut ufku olması açısından, vuslat erleri için öyle mehâbet televvünlü meserret-bahş bir mahall-i ihtisastır ki, dünyada ona denk başka bir mazhariyet göstermek çok zor, hatta bir mânâda imkânsızdır. Pâye yüksek, vâridât rengârenk, bulunulan şâhika dünya ve ukbânın birden temâşâ edildiği bir yerdir; ama, bütün bu teveccühlerle serfiraz vuslat kahramanı her şeye rağmen mazhariyetleri mevzuunda fevkalâde ketûm ve bir mahviyet insanıdır; ser verir sır vermez.. ve kendi gözünden bile kıskanır Allah"la arasındaki münasebeti ve esrârı. Mademki ululuk ve azamet esbâbın perdedar olmasını iktizâ ediyor; öyleyse, mütemadî bir vâsıl da, hiçbir zaman vuslat gibi bir mazhariyete terettüp eden mevhibeleri kasdî ve iradî izhar etmemelidir. Öyle ki, ötelerle münasebetlerini zirvelerde sürdürürken dahi, sık sık dönüp geçtiği yolun mebdeine ve yükseldiği merdivenin ilk basamağına bakmalı; " مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ –Seni hakkıyla bilemedik." mülâhazalarıyla soluklanmalı; " مَا عَبَدْناَكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ –Sana bihakkın ibadet edemedik." sözleriyle kulluk adına aczini itiraf etmeli ve "Lâyık olmadığım halde bana bu teveccüh ve iltifat nedendir?" deyip her şeyin bir "atâ" olduğunu –şayet düşünme kabiliyeti varsa– düşünmelidir.

Aslında, esmâ ve sıfât ötesi envâr u esrârdan gayri bir şey görmeyen hakikî ârif, eğer vâkıf olduğu esrâr-ı ulûhiyeti söylemeye kalkışsa; kendi medhûş olduğu gibi işitenlerin ruhlarına da dehşet ve hayret salar. Bu itibarla o, aşk u iştiyakını bir namus bilip sinesine gömdüğü gibi, ötelere ait esrârı da kendini aşamamış nâmahremlere kat"iyen fâş etmez; etmeye de mezun değildir. Eğer mezun olsa kim bilir neler söyler ve ne dehşetâmiz hakikatlerden bahisler açar.

Gerçi aramızda, esrârdan dem vuran bir hayli insan var; ama zannediyorum, böyleleri farkına varmadan rüyalarını naklediyorlar.. evet, her vuslattan dem vuran vâsıl olmadığı gibi, her sâlik de ârif değildir. Hakikî ârif, esmâ ve sıfât âlemini gayet net gören, duyan, hisseden ve duyup hissettiklerini doğru okuyup iltibassız yorumlayan ilâhî inayetle müeyyet bir mârifet kahramanıdır. Bu kahramanın âlem-i kevn u şehadetten süzülen mânâlara vukuf ve ıttılaına "mârifet-i hak", öteler ve ötelerin de ötesine ait envâr ve esrârı müşâhedelerine de "mârifet-i hakikat" denir. Bu seviyedeki bir irfan erine Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak, "bi gayri keyfin ve idrakin ve darbin min misâlin" sırr-ı sübhânîsini duyurur; hususî teveccühleriyle onu şâd ve hurrem kılar. Akıl bunu tam kavramasa da, vicdan sistemi, donanımına emanet böyle bir iltifatı dehşet dalgaları içinde hisseder. Lisan sükût cânibine kayar ve ruh da sessizlik murâkabesine dalar.

"Mârifet-i ef"âl" her sâlikin mazhar olabileceği bir mevhibe; "mârifet-i sıfât ve şuûn" özel donanımlı haslara mahsus semâvî bir atiyye; "mârifet-i hakikat" ise, meleklik yanlarını inkişaf ettirme bahtiyarlığına ermiş haslar üstü haslara Hazreti Zât"ın bir teveccüh armağanıdır. Anlamayan anlamasın, kabul etmeyen de etmesin, ârifler o esrâr ve envârı her zaman can gözleriyle müşahede eder ve çok defa bir sermestî yaşarlar; evet:

"Ârifin can gözlerinde nûr-i irfan var olur,
Ârife avn-i Hudâ sırr-ı meârif yâr olur." (M. Lütfi)

Daha önce "Mârifet" unvanıyla ele aldığımız bir fasılda icmâlen de geçtiği gibi, irfan bir burak, ârif onun süvarisi, mârifet de sermayesidir. Binaenaleyh, bu çerçevede ârif-i billâh olmayan, kendi uzaklığını aşamaz, vuslat denen o fevkalâdeliğe de ulaşamaz. Ona ulaşan bir mârifet eri de, bir daha geriye dönüp ağyâra yâr olmayı düşünmez; nasıl düşünür ki, -Yunus diliyle- o artık ballar balını bulmuş ve cân ü ten sevdasından da kurtulmuş biridir. Gayrı o, tecellî-i Zât ufkunda bulunma demek olan bir "feth-i mübîn" belki de bir "feth-i mutlak"a vâsıldır. Bu yüksek mazhariyetle şereflendirilmiş bazı vâsıllar, tıpkı "sübühât-ı vech"e memerr olmuş bir talihli gibi yer yer sıfât-ı sübhâniye ve esmâ-i ilâhiyenin tecellîlerini dahi duyamayacak şekilde mağmur ve müstağrak yaşarlar da kendileri dahil O"ndan başka hiçbir şeyi duyup hissetmezler.

Aslında, bizim vuslat deyip geçtiğimiz bu fevkalâde mazhariyette o kadar çok mertebe ve o kadar çok duyma, hissetme seviyesi söz konusudur ki, aynı yörüngede sefer ve seyahatte bulunan hak erlerinden hemen hiçbiri diğerinin vusûl keyfiyetine tam muttali olamaz. Evliyânın birbirinin mertebelerini bilmeleri Allah"ın bildirmesine bağlı olduğu gibi, vuslat erlerinin vusûl keyfiyetlerinin nasıl olduğuna ıttıla da ilâhî ilhama vâbestedir. O bildirmezse, kimse kimsenin ne olduğunu, nerede durduğunu kat"iyen bilemez; mürşid ve üstadın vusûl esrârını sâlik ve tilmiz bilemez; kâmil bir tilmiz ve ârif bir sâlikin vuslat keyfiyetini de üstad ve şeyhi keşfedemez. Her şeyi Yaratan bilir, başkaları da ancak O"nun bildirdiği kadarına muttali olur.

Bu itibarla, bazen sahabe-i kiram arasında olduğu gibi, pek çok kâmil insan, en azından kemâle namzet bulunan hak yolcuları, ârif-i billâh olsalar, varıp irfan ummanlarına dalsalar, gidip Hakk"a ulaşsalar dahi, "üns billâh" yaşayan hak erlerinin ufkuna ve bulundukları zirveye muttali olamadıklarından/olmalarına izin verilmediğinden, asfiyâ hatta peygamber vârisi de olsalar, diğerlerini kabul etmeyebilir; kabul etmeden de öte gıybet, tahkîr ve tezyîfe gidebilirler. Böyle bir durum bilhassa Hak yolunda yürüyenler için bazen kaybettiren tehlikeli bir iptilâ ve imtihana da dönüşür. Böyleleri, dillerini tutup kalblerini de ahlâk-ı zemîmeden arındırabildikleri takdirde vilâyet semâsının üveykleri olmaya namzet iken, ya meşreplerinin muhabbetinden, ya mesleklerini her nasılsa adâvete bina ettiklerinden ya da Cenâb-ı Hakk"ın başkaları hakkındaki takdirlerini hazmedemeyip kıskançlığa düştüklerinden, belki de mekr-i ilâhîye maruz kaldıklarından, kazanma kuşağında sürekli haybetler ve hüsranlar yaşar ve hak dostlarına tavır almakla farkına varmadan ehl-i küfür ve ehl-i ilhâdı sevindirirler. Kendilerini büyük ve ehliyetli, karşı tarafı da küçük ve değersiz görmek de böylelerine kaybettiren ayrı bir husustur. Allah"a giden yollar mahlûkatın solukları sayısıncadır ve hâlisane O"na yürüyen herkesin de belli ölçüde vuslat yaşaması ve "üns billâh" soluklaması ihtimal dahilindedir. Bu yolda, çalım, iddia değil; tevazu, mahviyet ve hacâlet esastır. Bilinemez, ne pejmürde görünümlü kimseler gidip Hakk"a ulaşmışlardır da, en alımlı-çalımlı ve müşârun bi"l-benân kimseler dökülüp yollarda kalmışlardır...

Bu istitrâdî hususu İbrahim Hakkı Hazretleri"nin mübarek bir sözüyle noktalamak yerinde olur zannediyorum:

"Hakkı gel sırrını eyleme zâhir,
Olayım der isen bu yolda mâhir;
Harâbat ehline hor bakma Şâkir
Defineye mâlik vîrâneler var."

Sızıntı, Nisan 2004, Cilt 26, Sayı 303



  Ad Soyad
  Yorum