A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ Ekle
Sosyal Devlet

Sosyal Devlet

GİRİŞ

Klasik liberal demokrasinin ekonomik ve siyasal temellerinin değiştirmeden sosyal güvenliğin sağlanması,işsizliğin önlenmesi,emeğiyle yaşayanların korunması ve yaşam düzeylerinin yükseltilmesi yoluyla sosyal eşitsizlikleri giderme işlevini yüklenen devlet sistemine denir. Kapitalizmin yarattığı sosyal dengesizlik ve bunalımlara karşı emekçi sınıflardan gelen güçlü tepkinin ürünü olarak 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır.

Bütün bunlar devletin sosyal ve ekonomik yaşama müdahale etmesini zorunlu kılar. Sosyal devlet kavramının gelişmiş ülkelerle az gelişmiş ülkelerdeki anlamları arasında önemli bir fark vardır. Gelişmiş ülkelerde sosyal devletten beklenen,kapitalizmin iç ve dış kaynakları kullanarak yarattığı zenginlikleri biraz daha adaletli biçimde yeniden paylaştırması,emekçilerin ve sosyal bakımdan zayıf sınıfların tepkilerinin yumuşatılması ve böylece temel düzenin korunması işlevini de görür. Az gelişmiş ülkelerde ise,sosyal devlet bu klasik ödevinin yanında,ulusal zenginliklerin yaratılması için kalkınmasını sağlamak gibi yapıcı ve dinamik bir işlevi de yüklenmiştir.



 
Sosyal devlet,yurttaşlarının manevi ve fikri gelişme koşullarını da hazırlamakla görevlidir. Bunun için devlet yurttaşların eğitim ve öğretim ihtiyaçlarına cevap vermekle yükümlüdür.
 
Sosyal Devlet kavramı çağdaş devlet anlayışını dile getiren yeni bir kavramdır. Aslında Sosyal Devlet müessesinin doğuşu ile birlikte,devletin görev ve sorumluluklarının arttığı ve giderek daha çok fonksiyon yüklendiği diğer bir ifade ile cemiyet hayatında aktif bir rol oynamaya başladığı görülmektedir. Bu bakımdan günümüzün Sosyal Devleti Montesquieu’nun   “Kanunların Ruhu”adlı tanınmış eserinde tasvir ettiği jandarma ve gece bekçisi devlet tipinden tamamiyle ayrılmakta,olayları sadece seyretmekle kalmamakta,bizzat olayları düzenleyici,cemiyete yeni şekiller verici önemli roller üstlenmektedir. Bu bakımdan modern devlet,seyirci devlet olmaktan,yani tribünlerden maç seyreden bir seyirci durumundan çıkmış,oyuna katılan,plüralist devlet ve cemiyet hayatında diğer organize gruplarla birlikte sahaya inerek oyuna karışan oyuncu devlet şeklini almıştır.

Gerçekten günümüzün devleti sosyal bünyede meydana gelen tahribatın giderilmesi ve sosyal tezatların ortadan kaldırılması amacıyla diğer demokratik kuruluşlarla birlikte sorumluluk taşıyan ve topluma yeni şekiller verme gücüne sahip bulunan bir devlet tipidir. Aslında mesele tarihi bakımından ele alındığı takdirde,18.yy’ın sonlarında ve özellikle 19.yy’da sanayi toplumlarında baş gösteren sosyal zararları ortadan kaldırma ve içtimai tezatları hafifletme fonksiyonlarına sahip devlet,Sosyal Devlet olarak isimlendirilmektedir.

Bundan da anlaşılacağı gibi,sosyal devletin esas ve ana fonksiyonunu zamanında ve derinliğine yapılacak sosyal reformlara dayanmak suretiyle sosyal ihtilalleri önleme teşkil etmektedir.

Diğer taraftan sosyal devlet ile sosyalist devlet arasında da çok dikkate değer farklar vardır. Şöyle ki,söylediğimiz gibi Sosyal Devlet aslında sosyal sınıflar,standlar ve gruplar arasındaki  tezatları barışçı yollar ve usullerle dengeye getirmekte ve sosyal krizleri sosyalleştirme tedbirlerine hiçbir zaman başvurmaksızın,yani özel mülkiyetin elinde bulunan,yani özel mülkiyetin elinde bulunan modern-mekanik üretim araçlarını toplumun mülkiyetine almayı düşünmeksizin giderme amacını gütmekte ve hatta bu tür devlet,özel mülkiyet müesseslerinin devamına,serpilip gelişmesine bilhassa dikkat etmekte,özen göstermektedir .

Bu itibarla,Sosyal Devleti,sosyal görev ve sorumluluklar üstlenmiş,halkına insan şeref ve haysiyetine yaraşır maddi,medeni ve kültürel ihtiyaçları içeren asgari refah şartları sağlamayı hedef almış,sosyal güvenlik müesseselerini kurmuş çağdaş bir devlet anlayışı şeklinde tanımlamak mümkündür. Aslında Sosyal Devlet anlayışına göre,milli seviyede tespit edilecek bir asgari geçinme haddini toplumun bütün fertlerine adil şekilde uygulamak suretiyle,hayat ve geçinme standardının yükseltilmesi prensibi esas alınmalıdır.

Öte yandan Sosyal Devleti, sosyal adaleti sağlamak hususunda önlemler alan ve sosyal haklar bakımdan eşitlik ilkesini toplumun tüm fertlerine teşmil edecek uygulamalara girişen aktif  bir uygulamalar ve müdahaleler devleti olarak da görebiliriz. Bu bakımdan Sosyal Devlet takip edeceği vergi ve ücret politikaları ile adil bir gelir dağılımının gerçekleşmesi görevini üstlenen,korunmaya muhtaç grup ve sınıfları gözeten,sosyal güvenlik uygulamaları ve istihdam politikalarına yön veren,eğitim,sağlık,mesken gibi toplumun asgari ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik politikaları uygulayan ve çalışma hayatını düzenleyici tedbirler alan çağdaş bir devlet anlayışı olarak tanımlanabilir.

Aslında sosyal Devlet ekonomik sistemler içinde kapitalist ekonomi düzeni içinde yer almaktadır. Özel mülkiyeti ve bireylerin üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ilkesini koruyan,bireylere çalışma özgürlüğü,dilediği iş ve mesleği seçme özgürlüğü veren be özel teşebbüsün varlığını yasal güvence altına alan bir devlet şeklidir. Sosyal Devlette kamu işletmeleri kurup işleten devlet,özel teşebbüsü denetim ve gözetim altında tutmaktadır. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet hakkı kamu yararına aykırı olarak kullanılamaz ve devlet gelir dağılımını müspet yönde etkileyici,kişilerin mülkiyet hakkını himaye edici tedbirler alır .

Sosyal Devlet 19.yy’ın ilk yarısında sanayi devriminin gelişmesine paralel olarak ortaya çıkmış,19.yy boyunca güçlenmeye devam etmiştir. II.Dünya savaşından sonraki Alman ve İtalyan Anayasalarında da siyasi ve şekilci klasik demokrasiyi tamamlayan ve zenginleştiren temel bir ilke olarak yer almıştır . 1961 Anayasamız da bu ilkeye Türkiye Cumhuriyetinin temel nitelikleri arasında baş yeri vermiş ve onu gerçekleştirecek birçok hükümler koymuştur.

Sosyal Devlet düşüncesinin doğuşunu,sanayileşmenin 19.yüzyıldan bu yana ekonomik ve dolayısıyla da bütün sosyal hayatta yarattığı değişikliklerde aramak gerekir.

Farklı gelir düzeylerine sahip tabakaların yanyana yaşamaları sosyal tezatları en açık şekilde ortaya çıkarmış ve bunun sonucu olarak da sosyal bünyede çeşitli huzursuzluklar ve gerginlikler meydana gelmiştir.

Bunun sonucu olarak da toplumu meydana getiren sınıflar arsındaki huzursuzluk ve gerginlikleri gidermek ve dengeyi sosyal reformlarla sağlamak ihtiyacı sonucu “Sosyal Devlet” doğmuştur. Sosyal Devlet anlayışı,devletin olayların seyrine müdahalesi esasına dayanır.
 
SOSYAL DEVLETTEN SOSYAL HUKUK DEVLETİNE

Sosyal Hukuk Devleti,bir hukuk devletinin yapısı içindeki devlet şeklidir. Diğer bir deyişle,demokratik prensiplerin arızasız ve noksansız tarzda işlediği,fertlerin şahıs haklarının,toplantı,dernek ve sendika kurma,seçme ve seçilme,yani genel oy hakkının,basın hürriyetinin,mesken masuniyetinin ve seyahat hürriyetinin var olduğu,bir kelime ile plüralist devlet ve cemiyet düzeninin yerleşmiş bulunduğu devlet şeklidir. Sosyal devlet bu refah devleti tipine bağlı olarak mütaala edilmelidir.

Devletin ekonomik ve sosyal alanlara müdahalesinin kabul edilmediği liberal devlet anlayışından bugüne değin devletin değişen,artan ve çeşitlenen görev ve sorumlulukları onu sadece siyasi düzenin bekçisi olma hüviyetinden çıkartmış,koruyucu,planlayıcı ve düzenleyici fonksiyonlar üstlenmesine yol açmıştır. Nitekim günümüzün devlet bütçelerinde sosyal hizmetler için ayrılan fonlar düzen ve asayişi sağlayıcı,düzenleyici hizmetlere ayrılan fonları aşmış bulunmaktadır .

Örneğin ABD’’de sosyal refah harcamaları 1965’de toplam devlet harcamalarının % 42.4’ünü,1970’de % 47.9’unu ve 1972’de %52.9’unu teşkil etmiştir .

Federal Almanya’da ise eğitim,sağlık,mesken ve sosyal hizmet harcamalarının toplam tüketim harcamalarına oranı 1960’da % 76.5,1970’de % 81.8,1975’de ise % 85.2’dir  

Ayrıca çağdaş devlet anlayışı,vatandaşlarına sunduğu hizmetleri kantite olarak arttırmakla kalmayıp,kalite olarak da geliştirip,çeşitlendirmektedir.

Bunların yanı sıra devlet istihdam şartlarını tanzim edici,gelir dağılımında adaleti sağlayıcı tedbirlerle ekonomik ve sosyal planlama gibi çok çeşitli fonksiyonları da üstlenmiş bulunmaktadır.

Devlet anlayışındaki değişimi tarihi perspektif içinde inceledikten sonra,liberal görüşü benimseyen tüm ülkelerin değişen ve gelişen devlet sorumluluklarından ne denli etkilenerek bu yönde tedbirler almak zorunluluğunu duydukları açıkça ortaya çıkmaktadır. Zira sosyal görev ve sorumluluklar üstlenmiş siyasi iktidarlarca yönetilen ülkelerde devletin vatandaşlarına sunduğu hizmetler toplumda devlete olan güveni arttırmakta,siyasi gerginliklerin azalmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bu itibarla,gerek toplumun talep ve baskısının,gerek devlet yöneticilerinin huzur ve güven arayışının bir sonucu olarak devlet himayeci,koruyucu bir sosyal görev ve sorumluluklar devleti hüviyetine bürünmüş olmaktadır. Çağımızın devlet anlayışındaki değişimin sebep ve hikmeti budur.

TÜRKİYE’DE SOSYAL DEVLET İLKESİNİN DOĞUŞU ve GELİŞİMİ             

1-CUMHURİYET ÖNCESİ DÖNEM

Türkiye’de devletin sosyal hayata müdahalesinin Cumhuriyet dönemi ile başlatmak bazı eksiklikler doğuracağından,Cumhuriyet öncesi dönemdeki sosyal nitelikli önlemlere ve bu mahiyetteki kanunlara kısaca değinmek uygun görülmüştür.

Küçük sınıfların zayıflaması,bunların mesleki organizasyonları olan Loncaları da etkilemiş ve 19.yüzyılın ortalarına doğru Türk sanayiinin modern esaslar dairesinde gelişebilmesi için siyasi ve ekonomik şartların uygun olmadığı bir dönemde  Mecelle ile ortadan kaldırılmaları ile sonuçlanmıştır. 1860’da kabul edilen Mecelle,çalışma ilişkilerini düzenleyici ilk yasa niteliğine sahip olmak bakımından önemlidir. Bu dönemde çalışma hayatı ile ilgili çeşitli mesleklere uygulanmak üzere bazı yasalar ve tüzükler çıkarılmasına rağmen,hepsinde de iş ilişkilerinin düzenlenmesinde Mecelle’de olduğu bireyci görüş egemen olmuştur .

1869 yılında çıkarılan “Maadin Nizamnamesi”ile maden ocaklarında çalışanların sağlık ve güvenliği ile ilgili önlemler getirildiği görülmektedir . Bu nizamnameyi sosyal güvenlik alanındaki ilk devlet müdahalesi olarak kabul etmek mümkündür .

I. Meşrutiyet ve bunu izleyen dönemde sınırlı ve dolaylı bazı yasalaştırma girişimleri yapılmış olmakla birlikte,II.Meşrutiyet dönemine kadar maden işçilerini korumaya yönelik faaliyetler dışında bir devlet müdahalesine rastlanılmamaktadır. Meşrutiyetin ilanından sonra Fransız Devrimi ile gelen siyasi akımlar,zaman zaman sosyal hareketlerle de birleşerek bu devrin işçi hareketini oluşturmuştur .  

II.Meşrutiyetin ilanı ile ortaya çıkan nispi özgürlük havası içinde,siyasi faktörlerin etkinliği daha fazla artmış ve işçi faaliyetleri hızla artmış,dernek kurma grev hakkı ve hatta 1909’da çıkarılan Cemiyetler Kanunu ile sendika kurma hakları kazanılmıştır.
İmparatorluk döneminde asker ve memurlarla sınırlı bazı işyerlerinde çalışanların belirli risklere karşı korunması amacıyla resmi ve özel yardımlaşma sandıkları kurulmuştur. Bunlardan 1909 yılında kurulan “Tersane-i Amireye Mensup İşçi Vesairenin Tekaüdiyeleri Hakkında Nizamname”isimli tüzükle kurulmuş olan sandık,işçileri yaşlılık ve malullükten ötür uğrayacakları gelir kayıplarına karşı koruyacak ilk sosyal güvenlik kurumunu teşkil etmektedir .

2-    CUMHURİYET DÖNEMİ

Cumhuriyetin ilanından önceki dönemde Ankara hükümeti özellikle çalışma koşullarını içeren bazı yasa düzenleme çalışmalarında bulunmuştur. Ülkede çalışan tüm işçileri kapsayacak  ve onların çalışma şartlarını düzenleyecek bir yasanın çıkarılması yerine,her iş alanı ve bölgesi için o bölgenin şartlarını içeren ayrı yasalar hazırlanması yoluna gidilmiştir. Bu çalışmaların bir sonucu olarak da 28.4.1921’de 114 sayılı “Zonguldak ve  Ereğli Havza-i Fahmiyesinde Mevcut Kömür Tozlarının Amele Menafii Umumiyesine olarak Füruhtuna Dair Kanun”  ile 10.9.1921’de 151 sayılı “Ereğli Havza-i Fahmiye Maden Amelesinin Hukukuna Müteallik Kanun”çıkarılmıştır . Bu kanun Türkiye’de asgari ücretlerin ilk defa tespit edilmesini sağlamış olmak bakımından önem taşır .  Bu kanun uygulama alanı ve işçilere tanıdığı haklar bakımından sınırlı olmakla birlikte,çıkarıldığı devir için sosyal devlet ilkesi bakımından büyük bir anlam taşımıştır .

Gerçekten de bu kanunla işverenler hastalanan,kazaya uğrayan işçilere ücretsiz olarak sağlık yardımları yapmaya,bunu sağlamak için maden yakınında hastahane açmaya ve doktor bulundurmaya mecbur tutulmuşlardır. Bütün bunlar,bugünkü Sosyal Sigortalar uygulamasının Türkiye’deki başlangıcı olarak nitelendirilebilir .

Yukarıda söz konusu edilen bölgesel nitelikteki kanunların yanı sıra,geniş kapsamlı bir “İş Kanunu” çıkarılması girişimlerine 1921yılında başlanılmıştır .

Cumhuriyetin ilanından sonra en önemli olay 1923 yılında İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi olmuştur. Ülkenin ekonomik kalkınma çabasının en önemli adımlarından biri olarak nitelendirilen bu kongre,M. Kemal Atatürk’ünde ifade ettiği gibi “Yeni Türk Devletinin temellerinin süngüler üzerinde değil ekonominin üzerinde kurulacağının” ilk ciddi girişimi sayılabilir. Türkiye İktisat Kongresi ülkenin ekonomik politikasını tayin amacıyla faaliyete girişmiş ve sanayileşmeyi teşvik edecek,kredi imkanları sağlayacak,gerekli vasıflı eleman eğitimine imkan verecek ve ulaşım sorunlarını hafifletecek bazı tavsiyeler geliştirmiştir. Hükümet bu kararların ışığında  faaliyetlerini yoğunlaştırmış ve Kongrede alınan kararlar 1923-1933 döneminde Türkiye’ye liberal bir politikanın hakim sağlamıştır .  

Cumhuriyetin ilanından sonra yeni Türkiye Devleti’nin ilk Anayasası olan 1924 Anayasası devletin sosyal görevleri konusunda oldukça sınırlı hükümler içerir. Yeni Türk Devletinde milletin refah seviyesini yükseltmek ve yurdu imar etmek düşüncesi, iktisat ve imar sahasında ferdi teşebbüslerin mahdut faaliyeti yerine devletin şumüllü ve üstün kudretinden istifade etmek lüzumunu meydana koymuştur .

1924 Anayasasının kabulünden sonra devletin sosyal hayata müdahaleleri artmış,nitekim hemen sonrasında,”Tafta Tatili Kanunu” kabul edilmiştir.1926 yılında kabul edilen Borçlar Hukuku kanununda,sosyal güvenlikle ilgili önemli hükümler kabul edilmiştir.

Öte yandan,6 Mayıs 1930 da çıkarılan “Umumi Hıfzısıhha Kanunu” da çalışanları koruyucu nitelikteki yasalar arasında yer almaktadır. Bu kanun çalışma şartlarına ilişkin ilk müdahaleleri  belirlemek bakımından önemlidir. Çalışma yaşı,çalışma saatleri,kadınların çalışma şartlarına ilişkin hükümler bu kanunla kesinlik kazanmış bulunmaktadır.

Türkiye 1932 yılında Milletlerarası Çalışma Teşkilatına üye olmuş ve dolayısıyla bu kuruluşun statüsünü kabul etmiştir. Statü hükümlerine göre,Türkiye bir İş Kanunu hazırlamakla yükümlü tutulmuş ve bu yükümlülüğü yerine getirmek üzere yeni bir İş Kanunu tasarısı hazırlamıştır. Bu tasarı 3008 sayı ile 1936 yılında kabul edilip bir yıl sonra yürürlüğe girmiştir. Bu yasanın en bariz özelliği,kabul edildiği dönemde egemen olan devlet müdahalesi görüşü ile çalışma koşullarının her şeyden önce toplum yararına uygun düzenlenmesi ilkelerine sadık kalmış olmasıdır.

1936 tarihli İş Kanunu eksikliklerine ve uygulamadaki aksaklılara rağmen çalışma hayatını düzenleyici mahiyetteki ilk ciddi girişim olmak özelliğine sahiptir.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra da müdahaleler devam etmiştir.Çalışma Bakanlığının kurulması,İş ve İşçi Bulma Kurumunun kurulması,1947 yılında kabul edilen Sendikalar Kanunu ve buna bağlı olarak grev hakkının tanınması ve bu mahiyette birçok kanun bu dönemde kabul edilen önemli kanunlardır.

Cumhuriyetten 1960’lara kadar gelişen devlet müdahalelerinin ve devletin artan görev ve sorumluluklarının 1961 Anayasası ile başlatılan Sosyal Devlet uygulaması için uygun bir zemin hazırladığını söylemek yanlış olmayacaktır.

3-1961 ANAYASASI

Türkiye’de Sosyal Devlet anlayışının genişliğine derinliğine yerleşmeye başlaması 1961 Anayasasına bağlanabilir. Nitekim 9.7.1961 tarihli Anayasamızın Genel Esaslar kısmının 2. maddesi Cumhuriyetin Nitelikleri başlığı altında “Türkiye Cumhuriyeti,insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan,milli,demokratik,laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” ibaresiyle  Sosyal Devlet anlayışının kabulünü açıkça dile getirmektedir. Anayasanın başlangıç kısmında,insan hak ve hürriyetlerini,milli dayanışmayı,sosyal adaleti,ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletinin bütün hukuki ve sosyal temelleriyle kurulmasında,yine Anayasada yer almış bulunan sosyal prensiplerin rol oynadığı ifade edilmektedir.

Anayasanın tüm ilkeleri sosyal devlet prensibini destekler niteliktedir. Böylece 1961 Anayasası yukarıda da ifade edildiği gibi Türkiye’de ilk defa Sosyal Hukuk rejimini kurmuş bir Anayasa olarak kabul edilebilir.

Anayasada kabul edilmiş bulunan sosyal devlet anlayışı 41. maddede açıklanmakta ve sosyal devlet olmanın yükümlülükleri şöyle ifade edilmektedir. “İktisadi ve sosyal hayat,adalete,tam çalışma esasına ve herkes için insanlık haysiyetine yaraşır bir yaşayış seviyesi sağlanması amacına göre düzenlenir. İktisadi,sosyal ve kültürel kalkınmayı demokratik yollarla gerçekleştirmek,bu maksatla,milli tasarrufu artırmak,yatırımları toplum  yararının gerektirdiği önceliklere yöneltmek ve kalkınma planlarını yapmak devletin ödevidir.”  

Bu hüküm ile sosyal devletin görevleri belirlenmekte ve bu yolda izleyeceği ekonomik,sosyal ve kültürel amaçlı politikaları saptamanın bir devlet görevi olduğu ifade edilmektedir.

1924 Anayasasının kapsamına alınmamış olup,yasalarla düzenlenen çalışma şartları,sosyal güvenlik,sendika kurma,toplu sözleşme ve grev ile ilgili  hükümler 1961 Anayasası metninde yer almış bulunmaktadır. 1961 Anayasasının işçi-işveren ilişkileri bakımından getirdiği en önemli hüküm,şüphesiz ki grev ve toplu sözleşme hakkının tanınmasıdır.

Sosyal devletin en başta gelen görevlerinden biri de sosyal güvenliktir. Anayasasının 48. maddesi ise sosyal güvenlik hakkına ayrılmış olup,”bu hakkı sağlamak için sosyal sigortalar ve sosyal yardım teşkilatı kurmak ve kurdurma”’nın devletin ödevlerinden olduğunu açıklamaktadır.  

Anayasada yer alan sosyal devlet esprisinin ışığı altında faaliyete geçen yasama ve yürütme organları gerek çalışma hayatının düzenlenmesi,gerek devletin diğer sosyal görevleri konusunda çeşitli önlemler geliştirmişlerdir. Bunlar arasında 275 sayılı “Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu” ve 274 sayılı “Sendikalar Kanunu” sosyal devlet açısından önemli yasalardır.

Böylece devlet,1961 Anayasasında kabul edilen sosyal devlet prensibini çıkarttığı kanunlarla destekleyerek devletin sosyal alandaki düzenleyici,denetleyici gücü ortaya konulmuştur.

1961 Anayasası ile devlet,ekonomik ve sosyal hayatı düzenlemek üzere sosyal devlet anlayışına da uygun olarak kalkınma planları yapmaya başlamıştır. Kalkınma planları aracılığı ile Sosyal Devlet bu anlayışın gerektirdiği hedefler doğrultusunda ülkenin sosyal ekonomik ve kültürel politikasını düzenleyici,bu konularda yol gösterici ve bizzat devlet yürütme organlarınca da bu politikaların uygulayıcısı olarak ekonomik ve sosyal hayata müdahalelerini arttırmıştır.

Kalkınma planlarının sosyal devlet esprisine sadık kalınarak hazırlandığı bilinmektedir. Nitekim planlar sosyal devlet esprisinin ışığı altında incelendiğinde,”başta sosyal gelişme hedefi olmak üzere,sosyal barış,sosyal denge ve sosyal bütünleşme hedeflerine tüm planlarda sadık kalındığı görülecektir .”

Bu planlarda ele alınan başlıca konular şu başlıklar altında toplanabilir:

-İstihdam Politikası
-Eğitim Politikası
-İşçi-İşveren İlişkileri ve Ücret
-Sosyal Güvenlik Politikası

Planlı dönemde ana hatlarıyla özetlenmeye çalışılan devlet politikaları,sosyal devlet ilkesinin ışığı altında devletin,sosyal hayata politikalar tespiti yolu ile yaptığı müdahaleleri göstermektedir. Bu müdahalelerin sonuçları itibariyle başarılı olup olmadıklarının tartışması konumuz dışında kalmaktadır. Burada izah edilmeye çalışılan,devletin planlı dönemde sosyal
hayata giderek artan müdahaleleri ve devletin sosyal alanda üstlendiği görev ve sorumluluklarındaki gelişimdir. Devlet imkanlarının sınırlı olması pek çok alanda planlanan hedeflere ulaşılamaması sonucu doğurmuştur.

1982 ANAYASASI

1982 Anayasasının 2. maddesi “demokratik,laik ve sosyal bir hukuk devleti” ibaresine yer vermektedir. Anayasasının devletin temel amaç ve görevlerini belirleyen 5. maddesinde ise “kişilerin ve toplumun refah,huzur ve mutluluğunu sağlamaya,kişinin temel hak ve hürriyetlerini,sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak şekilde sınırlayan siyasal,ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya,insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları  hazırlamaya” devletin temel görevleri arasında yer verilmiştir.

Gerçek şu ki,Türkiye’nin sosyal devlet aşamasında daha çok yol kat etmesi gerekmektedir. Sosyal devlet harcamalarına G.S.M.H.’dan daha fazla pay ayrılması bu konuda gelişmelerin kilit noktasıdır. Şüphesiz bunun içinde güçlü bir ekonominin varlığı gereklidir. Ekonomik güç beraberinde huzurlu bir toplumun varlığını da getirecektir. Avrupa Birliği yolunda çıkarılan bazı yasalar bu yolda ilerleme kat ettirse de bunlar yeterli olmayacaktır. Refah devletine ulaşmanın en kestirme yolu,köklü reformlarla sistemin bu yapıya uygun hale getirilmesinden geçmektedir.

Ülkemizde sosyal devlet ilkesi,son iki anayasamızda yer almasına rağmen,pek uygulama alanı bulamamıştır. Henüz gelişmekte olan ülkeler statüsünde olmamız bunun bir göstergesidir. Şüphesiz,bu ilkenin mükemmel bir şekilde uygulaması ancak gelişmiş ülkeler olarak kabul edilen ülkelerde görülmektedir. Son ekonomik krizle birlikte işsizler ordusunun 10 milyonu aşması,sağlık sitemindeki aksaklıklar,eğitim sisteminin çökmesi,sosyal güvencesi olmayan milyonlarca insanın varlığı,işsizlik sigortası gibi kanunların henüz yeni çıkarılıyor olması ve toplumun içinde bulunduğu ekonomik çıkmaz,sosyal devlet ilkesinin devlet politikaları içindeki yerini anlamada birer ölçüt olarak kabul edilebilir.

SONUÇ

Devletin sosyal görevler üstlenmesinin nedenlerini sadece sosyal ve ekonomik şartların bir sonucu olarak kabul etmek doğru olmaz. Sanayi devrimi ile birlikte işçi sınıfının doğuşu ve teşkilatlanarak millet hayatında ağırlık kazanmaya başlaması iki şekilde sonuçlanmıştır. Bazı ülkelerde iktidar işçi kesimini siyasal partilerin eline geçerken,bunun gerçekleşmediği ülkelerde devlet çok geniş toplumsal önlemler almak zorunda bırakılmıştır.

Ne var ki,o dönemde devletin aldığı ekonomik ve sosyal nitelikli önlemler,günümüzün sosyal devlet anlayışının içerdiği sosyo-ekonomik müdahalelerden oldukça farklı bir yapıya sahiptir. Sağlık,emeklilik,işsizlik sigortası gibi toplumsal önlemlerin alındığı yerlerde dahi,devletin milli iktisat içinde faal bir rol oynaması o devrin dünya görüşü bakımından mümkün olamamıştır.

Devletin sosyal alana yapacağı müdahalelerde kıt kaynakların hangi alanlar için kullanılacağı yolundaki ekonomik tercihler bu konudaki hükümet politikalarına aittir. Bu politikalar devletin hangi alanlarda sorumluluk yükleneceği ve fonksiyonlarını ne şekilde yerine getireceğini tayin eden tercihlerdir.  

19. yüzyılın ikinci yarısında sanayi devrimi ile gelişen ulusal ekonomiler beraberinde ekonomik belirsizlikler ve bunalımları da getirdi. Bu belirsizlikleri ve bunalımları aşmak için bazı ekonomik sistemler geliştirildi. Uygulandıkları ekonomiye göre uygulama farklılıkları gösteren bu sistemler,kendilerine  konjonktürel yaşama alanları buldular.

Önce kapitalist sistem  yaklaşık yarım yüzyıl dünya üzerinde kısmen de olsa hakimiyet sürdü. İşçi sınıfının güçlenmesi ile çatlak sesleri duyulan kapitalist düzen sermaye sahiplerini apaçık kolluyordu. Emeğin sesi olamayan bu sistem haliyle taban yayılamadı. Burdan beklediği desteği de alamadı. Cazibesini kaybetse de üst sınıfın çıkarlarını koruması hasebiyle varlığını devam ettirdi.

Çok geçmeden liberal sistem çok farklı bir söylemle ortaya çıktı. “Bırakınız yapsınlar,bırakınız geçsinler” parolasıyla tanınan liberal sistem,ekonomide tam bir serbestlik  düşlüyordu. Devletin bekçilik ve jandarmalık görevinden başka insan hayatının seyrinden çıkmasını savundular. Onlara göre ekonomi her zaman kendini dengeye getirir. Yeter ki devlet organları aracılığı ile ekonomiye müdahale etmesin. İnsanlar ekonomik ilişkilerde,kendi menfaatlerini en üst düzeyde tutacakları için ekonomi sürekli gelişim gösterecektir. Yani ekonomide işsizlik,enflasyon,talep fazlası,arz fazlası gibi kavramlara yer yoktur. Bunlar geçici olgulardır. Ekonomi er yada geç kendini dengeye getirecektir. Bu aşamada müdahalenin yarardan çok zararı vardır. Fakat liberallerin unuttuğu çok önemli bir nokta vardı. Kişiler bu yarışa eşit şartlarda başlamıyorlardı. Yani fırsat eşitliği yoktu. Dolaylı olarak para babalarının ekmeğine yağ süren bu ince nokta göz ardı edilmiş oldu.

Ancak tüm dünyayı sarsan 1929 Dünya Ekonomik Buhranı olanlarla liberal sistemin hiç de aynı olmadığını gösterdi. Liberal sistemin hitap şekli belki hoştu,kulağa hoş geliyordu,insanlara cesaret veriyordu ama o günkü dünyanın hali bütün bunları unutturdu. Gerçektende durum öyleydi. Dünyanın en güçlü ekonomilerinden birine sahip olan Amerika’da bile binlerce işyeri kapanmış,milyonlarca insan işsiz kalmıştı. Dünya üzerinde birçok devlet açlıkla mücadele ediyor,halkının karnını doyurmayı düşünüyordu. Böylece ekonominin kendi kendisini dengeye getireceği hayali de suya düşmüş oluyordu.

O zaman ekonomiye dıştan müdahale gerekiyordu. Peki nasıl? Araya II. Dünya Savaşının girmesi bu sorunun cevaplanmasını bir müddet geciktirdi.60 milyon insanın yaşamını yitirdiği bu savaş insan hayatının değerini çok acı bir tecrübeyle anlattı tüm insanlığa. Aslında bu da insanlık için bir şans oluverdi. Hayatın değerini kavrayan insan oğlunun beklentileri arttı.

Tüm bu uzun süreç kademeli olarak Sosyal Devlet kavramını ortaya çıkardı. Bütün dünyada çalışanlar,devletlerine vatandaşlık bağı ile bağlanmış fertler, haklarını başka bir üslupla dillendirmeye başladı. Artık vatandaşlarının her türlü ekonomik ve sosyal sorunuyla ilgilenmek zorunda olan bir devlet sistemi vardı. Yılların geçmesiyle hızla güçlenen bu ilke toplumun her kesimine hitap ettiği için güç kaybetmedi. Bilakis hızla artan bir destek buldu. Önceleri az sayıda hedefi olan sosyal devletin gittikçe hedefleri de arttı. Tabi popülaritesi de.

Zamanla devlet politikası olan sosyal devlet nihayet anayasalara kadar girdi ve devletin bekçilik ve jandarmalık gibi görevlerinin yanında en az onlar kadar önemli bir ilke olarak devlet politikalarında yerini aldı.

Dünyada sosyal devlet uygulamaları başka bir bakış açısıyla değerlendirilmektedir. Amerika ve Batı Avrupa’da sosyal devlet gelişimini tamamlamış ve etkili bir şekilde uygulanmaktadır. Örneğin İngiltere’de 18 yaşını dolduran her işsiz gence işsizlik sigortası ödenmektedir. Bu ülkelerde her yıl gittikçe artan oranda refah devleti harcamalarına yatırım yapılmaktadır. II. Dünya Savaşı’ndan önce Amerika’da refah harcamalarına ayrılan pay % 10’lara varmazken bu savaş sonrası hızla artmış,1971 % 20’ye yaklaşmıştır. Aynı yıllarda İngiltere’de bu rakam % 24 olarak gerçekleşmiştir.

Devletin maddi imkanları genişledikçe,yani devlet zenginleştikçe sosyal hizmetler için ayırdığı fonlar da büyümektedir. Bu itibarla G.S.M.H. rakamları ile sosyal hizmetlere ayrılan fonların karşılaştırılması bunu doğrular niteliktedir. Devletin maddi olanaklarının artması ve bunun bir göstergesi olan milli gelir ve tüketim harcamalarının sayısal değerleri ile refah hizmetleri için yapılan harcamaların mukayesesi yapıldığında söz konusu sayısal değerler arasındaki ilişki açıkça görülmektedir.

Devletlerin sosyal görev ve hizmet sorumluluklarını geliştirmelerinin maddi güçleri ile sınırlandırıldığı gerçeği böylece ortaya çıkmaktadır. Nitekim birçok ülkede olduğu gibi,Türkiye’de de bu sınırlılık,Anayasanın 53. maddesinde açıkça dile getirilmiş ve devletin sosyal görev ve sorumluluklarının ancak maddi olanaklar el verdiğince arttırılabileceği açıkça belirtilmiştir.










 


  Ad Soyad
  Yorum