A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ İçerik Ekle
Sigorta, Acenteleri, Kimdir,
Sigorta Acenteleri Kimdir?

Sigorta Acenteleri Kimdir?

Biz “sigorta acenteleri” ne’yiz?
Ülkemizde “acente” unvanıyla çalışan iki iş kolu vardır; turizm alanında çalışanlar ve biz sigortacılar...
Turizmle bağlantılı olanların uğraşı alanının tanımını konuyla en az ilgisi olanlar bile tanımlayabilir. Ama biz sigorta acenteleri için durum maalesef daha da karışık oldu hep.Ülkemizde varolan genel kavram karmaşasından biz acenteler de payımızı almaktayız...

Karşımızdakinin bakış açısı ve anlık ihtiyacı sonucu; takındığımız kimlikler, değişmekteydi; “sigortacı /  aracı /  dağıtım kanalı /  meslek erbabı /  bayi / satıcı / vergi mükellefi / kümesteki tavuk / kuş / deve / ne kuş ne deve” vb. (!)

Bugünkü acente kavramı dilimize latin kökenli dillerinden geçmiş olmakla birlikte orijinal kökeni, Sanskritçeden, anlamı “kendi kendine ileri atılma ve iş görme” olan “ajati” den gelmektedir.  Kavram latin kökenli dillerde, “agency” ’ye,  fiil anlamı “eyleyen”e, iktisadi anlamı ise  “bir iş dalında aracı kaynak”  a dönüşmüştür.

Bu etimolojik köken aslında bizim ne’liğimizi daha kolay  tanımlamaktadır. Bir yandan, kendimize ait olmayan bir ürünü pazarda takdim etmekteyiz. Öte yandan da ürünün imalatçısı biz olsaydık,  ancak bu kadar hassas bir şekilde çalışıyor ve pazara takdim ediyor olurduk.

Biz acentelerin durumunu en iyi  “kendi kendine ileri atılan ve iş gören aracı kaynak” tabiri anlatıyor gibi görünmektedir.

Gerek ticaret odalarındaki aktivitelerimizde gerek acente hakları ve sektör uygulamaları için görüşler oluşturmaya çalıştığımızda, uzun zaman biz acentelere şuna benzer iddialarda bulunuldu: “-Siz sigortacı değil, aracısınız.”  Bu kanaatleri öne sürenler, bizi bir meslek erbabı gibi görmekten çok basit bir aracı saymakta idi.

İmalatçı tarafından oluşturulmuş bir ürünü rafına koyup, almak isteyenlere takdim eden bir satıcı durumunda olsa idik, karşılaştığımız iddialarla uğraşmazdık. Kimseyi de bize bu sözleri bize söylemek zorunda zaten bırakmazdık.

Biz satıcı mıyız?



Tersten bir soruyla baktığımızda ; Sigortacı kimdir?  Sigorta şirketi çalışanları mı? Böyle ise hangi serviste çalışanlar? Örneğin muhasebe servisinde çalışanlardan daha mı az sigortacı idik? Ya da hasar servisinde çalışanlardan? Ya da teknik serviste çalışanlardan?

Sigorta şirketlerinin doğrudan satış yapan kadrolarının yanı sıra bir de biz poliçe satışı yapıyoruz. Poliçeyi satan kimliğimiz, “ne bulursa onu satan(!)”  ama “sadece satan(!)”  bir kimliğe sahip olduğumuz hissini nasıl oldu da vermişti bilinmez .
Başka ürünlerinin satışında aracılık edenler, sattıkları ürünü  her şeyiyle bilmek zorunda kalmazlar. Bir çoğu ürünü satar, eğer arıza verecek türden bir ürün ise ayrıca bir servis vardır. Ya da imalatçısı gerekeni yapar satış sonrası hizmetlerde. Oysa sigorta acenteleri, pazarda takdim ettikleri ürünü her gün yeniden üretirler. Takdim ettiğimiz ürün bir hukuki sözleşmedir ve her yeni satış ilişkisinde, satın alanın rizikolarına göre yeniden üretilmek zorundadır. Dolayısıyla sigorta acenteleri  her şeyi bilmek ve her şeyi doğru uygulamak zorundadırlar. Kaldı ki satış sonrası hizmetlerin azımsanamayacak bir bölümünü icra etmek de ayrıca bize düşmektedir.
Bütün bunları vaktiyle daha çok tartışmak durumunda kalıyorduk. Uzun zamandır bu konuda bir mutakabat doğmuş gibiydi.  Kimi noktalarda yeniden karşımıza çıkmıyor değil bu türden itirazlar ya da farklı bakış açıları. Ama herkes farkında ki, artık bu türden argümanlar dönemsel olarak, bir tartışmadaki ihtiyacın ürünü olarak kullanılmaktadır.

Bir Meslek Sahibi Olarak Sigorta Acentesi  :
Gelinen noktada, sigorta acentelerinin “kim”liği ve “ne”liği önemli oranda layık olduğu şekilde yanıtlanır olmuştur; “sigortacı”…
Meslek erbabı olduğumuzun teslimi yetmez. Bir de fazlamız var; kendi nam ve hesabımıza çalışıyor olmamız dolayısıyla, iş hayatında olabilecek yatırım, maliyet ve tüm riskleri de alıyor olmamız vardır. Bu önemli bir ayrımdır.(Bir işletmenin gerektirdiği fiziki alt yapı, bilişim hizmetlerini kullanabilmek için elektronik ortamlar, personel, ulaşım, tahsilat vd.)

Tüm işletmeler gibi, faaliyet giderlerini karşılayabilecek olmanın yanı sıra, satıştan doğan alacaklanma ve borçlanma sürecinde, yeri geldiğinde, alacakların gecikmesine rağmen borcuna sadık olma yükümlülüğü de cabadan.

Sigorta tüketicisi açısından poliçe bedeli, asla en önce ödenecekler sınıfında yer almamaktadır ne yazık ki. Katma değer yaratmayan tüketim sınıfında olması hasebiyle maalesef meslektaşlarımızın ortak bir sorunu olarak hep karşımıza çıkar bu durum. Çoğu zaman biz acenteler bunu tolere ederek, sürecin tıkanmasını engellemek durumunda kalırız. 

Sonuçta, -temsil ettiği şirkete olan yükümlülüklerinden kaçınmamayı önemseyecek iş ahlakına sahipliği şartıyla-, bir acentenin -zarar etmekten kurtulamaması, sektörden kopmakla yüzyüze kalması vb. nedenlerle - pazarda tutunamaması, başarısız olması, temsil ettiği şirketler açısından pek de  önemli olmamaktadır. Geride binlerce  acente ve acente adayı kuyruktadır!

Acentenin başarılı olması ise zaten temsil ettiği şirket/ler için istenen, olumlu bir sonuçtur.

Temsil etmekte olduğumuz şirketler, biz acenteleri, kör bir nedenle tesis etmekte değildirler. Ürünlerinin pazarda tanıtımına, takdimine, satışına, primin tahsiline, satış sonrası hizmetlerine, sigortalının diğer sigorta ihtiyaçlarını da aynı şirketten almasına, takip eden yıllarda da aynı şirketten sigortalı kalmasını temin edilmesine  ve pazarda sürekli tutunmaya dönük ihtiyaçları vardır.  
Bütün bunları temin etmenin iki yolu vardır; ya sigorta şirketi doğrudan kendisi yapacak şekilde -yine mesleği bilen, doğru icra edecek satıcılardan oluşan- bir örgütlenme kuracaktır ya da kimi girişimcilerle ittifak edeceklerdir.

Ülkemizdeki tercihin ağırlığı “ajati” den yana olmuştur! Bu yukarıda söylediğimiz gibi kör bir tercihten değil sigorta şirketleri açısından iktisadi doğruluk dolayısıyla böyle olmuştur.  

Pekala, biz neyiz sorusuna dönelim; biz acenteler neyiz? Sigorta şirketlerinin uzantısı mı? Bir  bakıma yanlış değil bu ifade. Ama yanlış sonuçlara yol verecek eksik bir tanımdır bu. Bu, “ancak birlikte varolabilme halidir”; Biri olmadan diğerinin varolamaması hali !.. Ama bu da bir gün iktisaden, sigorta şirketlerinin acenteye ihtiyaç duymayacağı,  daha ucuz maliyetli bir alternatifi oluşursa acentelik kurumuna sırt dönülmeyeceği anlamına gelmemektedir. Ama bulunacak alternatifin, yine bir maliyeti olacaktır.(Personel en başta olmak üzere, pazarda güç kaybı gibi alternatif maliyetler dahil) Geleceğin iş hayatı açısından en gözalıcı kulvar “e-ticaret” tir. Ancak “e-ticaret” in gelişkin olduğu ülkelerde dahi, elektronik ortamda en az kullanılan alanın “poliçe satışı” olduğu bilinmektedir.

Sigorta şirketinin ve aracısının kim olduğu hep önemsenecektir. Poliçede yazılı olanın karşılıklı görüşülmesi zorunluluğu, satanın kim olduğu ve satış sonrası hizmetlere duyulması gereken peşin güven, başka hiçbir üründe olmayan bir doğrudan ilişkiyi gerektirmektedir. Sağlık hizmetleri kadar olmasa da doğrudan irtibatın süreceği alanlardan biridir, sigortacılık.

Hukuki düzenlemelerin onca yerleşik, yurttaşlık ve tüketici bilincinin onca gelişmiş olduğu ülkelerde dahi poliçenin kime aitliği ve aracının kimliği önemini hala korurken, ülkemiz koşullarında bu iki kurumun kimliği daha önemli durumda olacaktır elbette. Dolayısıyla da acentelik kurumu hafife alınır bir kurum değildir.

 

Nasıl bir sigorta acenteliği nasıl bir sigorta sektörü?

Yakın zamana değin, meslektaşlarımız bir yabancıya kendini tanıtırken,  mesleğinin sigortacılık olduğunu açıkladığında, pek de itibar duygusu almıyordu karşısındakinden. Bu durum temenni ettiğimiz noktaya varmış olmasa da bir parça değişti son zamanlarda. Bunda sektöre katılanların daha kalifiye yapılardan olmasının katkısı yok değil.

Ama asıl olarak acentelerin kendi aralarında örgütlenerek, kendilerini ve düşünüş tarzlarını ortaya koymalarıyla, hiç kimsenin reddedemeyeceği saygıdeğer tutumların yüceltilmesiyle genel bir doğru davranış hali benimsenir oldu. İyi/doğru tutum, olumsuz/yakışıksız tutumu kovmakta diyebiliriz.

Bu bir parça “kendiliğinden” bir süreç niteliğindedir.

SADER olarak biz, inanıyoruz ki bu süreç artık “kendiliğinden” değil, “iradi müdahalelerle” ilerlemelidir. “Sigorta acentesi olmanın”  ve “sigorta acentesi kalmanın” önemli kriterleri yaratılmalıdır. “Mesleki Liyakat” koşulları mutlaka konulmalıdır.

Sigortacılık bir meslek olarak tanımlanmalıdır.

SADER’in ve TÜSAF’ın HAYALİ;
SADER, 1992 ‘den bu yana sektörümüzün daha iyi mevzilere ulaşması için gerekli ölçütlerden birinin de acentelik kurumunun kalifiye edilmesi olduğunu savunmaktaydı. TÜSAF’ın kurucusu ve katılımcı dernekler, bu konuda ittifak halinde olduklarından,  kuruluşuyla birlikte bu  düşünce, TÜSAF’ın programında yer aldı.

TÜSAF Üyesi tüm dernekler, böyle bir gelişmenin sektöre en olumlu katkıyı yapacağını savunmaktadır.TÜSAF ve SADER, bulunduğu her nokta ve mevzide bu fikrin savunucusu ve takipçisi olacak. Yeri gelmişken belirtelim; Bu hedefi ortaya koyduğumuzda, ilk kez dile getiren olduğumuzdan ciddi bir refleksle karşılaşmıştık. Tezlerimizin yerindeliği, kısa zamanda epeyce taraftar topladı. Şu sıra bu fikri savunanların sayısı azımsanmayacak denli çok. İşin ilginci, şimdi bizimle aynı fikri savunanların bir kısmı, bu konunun TÜSAF tarafından formüle edildiğini ve  programında yer aldığını görmezden gelerek, ilk kez ve sadece kendileri bunu savunuyormuş gibi bir dil kullanarak yapmaktadır. Oysa artık bu talep, tüm meslek erbabı sigortacıların şiarı haline gelmiş durumdadır.

Önemli olan sektörün genel yararıdır. İstiyoruz ki, sektörümüzün kendine çekidüzen vermesi sayesinde, tüm meslektaşlarımız, toplum katında, saygı uyandıran bir noktaya ulaşsın.

“Sigorta Acenteliği”; her isteyenin kolaylıkla ulaşabileceği rasgele bir “iş deneme” ortamı değil, uğrunda eğitim alınacağı, kurarken ve sürdürürken azami ciddiyete sahip olunmasını gerektiren bir kurum haline gelmelidir.

Bu hayale erişmek hiç de zor değildir. Öncelikle bu hayali istemek gerekir. Sonra da bunun gerçekleştirilmesinin ölçütlerini oluşturmak. Ki bu ölçütler üstünde zor uzlaşılır şeyler de değildir.

Öncelikle, kurum ciddiyeti koşulu konmakla başlanabilir. Sigorta acentesinin gerçek ya da tüzel kişi olması kurum ciddiyeti ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Bilindiği üzere, mevcut durumda, sigorta acenteliği kuracak olanlar ayrı bir vergi mükellefiyeti tesis etmekte ve sigorta acenteliğine özgü faaliyet ana sözleşmesi düzenlemekteydi.Bu düzenlemenin kağıt üstünde hedeflediği ile uygulamada alınan sonuç arasında hiç de uygunluk yoktur.

Sadece ve sadece sigortacılık yapılması üzerine düzenlenmiş bir işletme mekanı kurulması, ciddiyetin başlangıcı olacaktır. Hiçbir acente ya da sigortacı, başka işlerin yapılması için varolan bir mekanı kullanacak olmamalıdır. Bir masa bir telefonun  yeteceğine inanılan koşullara ruhsat verilmemelidir. Asli işi sigortacılıktan başka işler olan kişi ve kurumlar, bu sektöre girmek isteğinde olabilir. (Bu saygı duyduğumuz bir haktır.)  Ancak bu tür girişimciler, ayrı bir işletme mekanı, ayrı bir kadrolaşma temin etmek durumunda olmalıdır. Fiziki alt yapı, gelecekte, bilgi işlem, muhasebe, teknik servis ve hasar servisi örgütlemek üzere önceden tasarlanmış ve yeterlilik alacak durumda olmalıdır.

Kurucunun/kuruculardan en az birinin, “mesleki bilgi derecelendirilmesi koşulu” ‘na uygunluğu önemli bir koşul olarak konulmalıdır. Ayrıca asgari ölçüde “temel kadro istihdamı” şartı konmalıdır. “Temel kadro” da benzer mesleki yeterlilik koşuluna denetimden geçmelidir… Bütün bunlardan sonra, ruhsatlanma mümkün olmalıdır.

Mesleğimizi icra  edeceklerin kimliği:
En önemlisi; mesleğimizi sadece ve sadece “sigortacılığı onanmış kişiler” icra edebilecek olmalıdır. Bu, kurucu ya da sermayedarın kim olduğu kadar önemli kılınmalıdır.
 
Başka önemli ayrıntılar da  olabilir ve bunlara eklenebilir. Ancak başta sağlanan koşullarının sürdürüldüğü  ve ruhsat hakkına uygunluğun zedelenmediğini denetleyecek mekanizmalar da ayrıca konmalıdır.

Bütün bu kural ve düzenlemelerin, hayalimizdekinden daha olumlu sonuçlara yol açma potansiyeli vardır. Bu sayede, sigorta şirketleri her an ne yapacağı belli olmayan acenteler yerine, itibara değer acentelerle en güvenli şekilde çalışabileceklerdir. Sözcüğün gerçek anlamıyla “profesyonellerle” çalışacaklardır. İnanıyoruz ki böyle bir düzenlemeden aslında en çok sigorta şirketleri memnun olacaktır.

Sigortalılar ise bu saygın yapıdaki acenteler ve sigortacıların kendilerine vereceği hizmetten ciddi bir memnuniyet ve güven duygusu içinde olacaklardır.

Ayrıca, doğacak istihdam potansiyeli, kurumlaşmış yapıların yaratacağı katma değer ve ortaya çıkacak karlılığın vergisi gibi sonuçlar, genel sosyal açıdan övünülesi bir hal alacaktır.

Hatta şimdiden en belirgin sonucu söyleyelim; KDV mükellefi olmayan biz profesyonel acenteler, satın aldıkları mal ve hizmetler ödedikleri KDV tutarlarını ancak gider kalemine yazmaktayız. Oysa sigorta acenteliğiyle bir arada başka sektörleri yürütenler, mekan ortaklığı dolayısıyla, bu türden satın almaları, KDV mükellefi oldukları şirketlerine fatura ettirerek KDV matrahlarından düşebilmektedirler. Dolayısıyla halihazırda ciddi ölçekte  bir KDV kaçağı doğabilmektedir. Bir yandan KDV tahsilatında eksilme, diğer taraftan bunu yapmayan profesyonel acentelere karşı haksız rekabet yapılıyor olması bariz bir haksızlık olarak orta yerdedir. “Münhasıran acentelik” yapıyor olma koşulu, bunu da düzeltecektir. Sosyal yarar ilkesi burada da işleyecektir.

Önemli olan demokrasidir, sosyal yarar ilkesi ve çoğunluğun bunu istiyor olmasıdır. Tüm acenteler, bu ilkeler peşinde çaba sarfetmek üzere, yerel derneklerine katkıda bulunmalı, ülke çapında TÜSAF çatısında bunu savunmalı, hayallerimizin gerçekleşmesiyle, ulaşacağımız mesleki mutluluğa katkıda bulunmuş olmanın huzurunu yaşamalıdır.

Biliyoruz ki her ilerleme, hayal etmekle başlar, emek sarfetmekle vücut bulur, çoğunluk tarafından istemekle de ulaşılır olur.

Tüm meslektaşlarımız, bu hayalin peşine.
Tüm meslektaşlarımız, TÜSAF’a…