A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ Ekle
Şevk u İştiyak

Şevk u İştiyak

Şiddetli arzu, aşırı istek, mârifet kaynaklı neşe, sevinç ve hasret çekme mânâlarını ihtiva eden şevk; sofîyece, tam id­râk ve ihâta edilemeyen veya müşâhede edilip de sonra kay­bolan mahbûba (sevgiliye) karşı, kalbin arzu ile coşması şek­linde tarif edilmiştir. Bazıları onu, ma"şûkun cemâlini görmek için âşığın kalbinde tütüp duran neşe, sevinç, heyecan ve hasret; bazıları da, mahbûba meyl ü muhabbetten gayri, âşı­ğın kalbindeki bütün hâtıraları, bütün meyilleri, bütün iştiyak­ları, bütün arzuları ve bütün dilemeleri yakıp kül eden bir kor şeklinde yorumlamışlardır.

Şevkin menşei muhabbet, muhabbetin neticesi de şevk­tir. Hasretle yanan bir kalbin şifâsı vuslattır; şevk de bu yolda nurdan bir kanat.. âşık vuslata erince, şevk de zâil olur; ama iştiyak daha da artar ve müştâkın vicdanı her mazhariyetten sonra köpürür ve "Hel min mezîd" (Daha var mı, artırılamaz mı?) der. Onun içindir ki, her an ayrı bir mârifet, ayrı bir mu­habbet ve ayrı bir zevk-i rûhânî ile aşkı, şevk ufkunda, şevki, iştiyak kutbunda devredip duran Ufuk İnsan ve Kutup Pey­gamber (s.a.s.), bir vuslat kuşağı sath-ı mâilinde en birinci dilek olarak: "Allah"ım Sen"den, Sen"in cemâl-i bâ kemâlini müşâhedeye ve Sana vuslata şevk istiyorum."[1] sözleriyle O"na yalvarır ve mezîd ister.

Bazı tefsirciler, وَالَّذِينَ آمَنُوا أَشَدُّ حُبًّا للهِ "İman edenlerin Al­lah"a olan sevgileri çok daha sağlam ve daha güçlüdür."[2] âyetini tefsir ederken şunları da kaydederler: Şevk, minvec­hin idrâk olunup, minvechin idrâk olunmayan şeylerde bahis mevzudur. Yoksa, tam idrâk ve ihâta edilebilen şeye karşı şevk olamayacağı gibi, hiçbir zaman bilinip kavranması mümkün olmayan şeylere karşı da o düşünülemez. Evet in­san, görmediği, sesini işitmediği, evsâfına muttali olmadığı şeylere iştiyak beslemediği gibi, tamamıyla ihâta ve idrâk edebileceği nesnelere karşı da alâka ve arzu hissetmez.

Şevk u iştiyak iki şekil ve iki surette cereyan eder:

1. Sevgiliyi müşâhede ve vuslattan sonra meydana gelen ayrılık esnasındaki iştiyaktır ki; Mevlânâ"nın "ney"i, Yunus"un "dolab"ı, o ürperten inilti ve gıcırtılarıyla, ezel bezmindeki vuslat ve maiyyete duydukları şevkten birer feryattır ve bu feryat "şeb-i arûs"a kadar da sürüp gidecektir.

2. Müştak olan âşık, sevdiğini perde arkası görür, fakat tam ihâta edemez; hisseder, ama tam duyamaz.. parmağını aşkın balına banar; ne var ki bir adım daha atmasına izin verilmez.. "yandıkça yandım bir su!" der ama, yanması mat­luptur, çığlıkları nazara alınmaz...

Ruhun böyle zamanüstü "elest bezmi"nde[3] O"nu müşa­hede edip de sonra beşeriyetin gereği veya teklif sırrı ve gay­ba imanın öne çıkması sebebiyle, muvakkat bir hasret ve hic­râna atılan insanoğlu, bir ömür boyu O"nu sayıklar durur ve O"na iştiyakla yanar, tutuşur. Bundan daha önemlisi de, ne­zih ruh, temiz gönül ve selim fıtratlara karşı, istiğnâ-i zâtî­sine[4] muvâfık şekilde Zât-ı Akdes"in şevkidir... Kimbilir belki de, sînelerde ocak gibi tütüp duran iştiyakın asıl kaynağı da işte bu şevktir..?

Şevk, zâhir ve bâtın duyguları mahbûba tevcih edip on­dan başkasına karşı olan iştihalara bütünüyle kapanma; işti­yak ise, ona karşı arzu ve isteklerle dolup taşmadır.. ve bun­ların her ikisi de ruhu besleyen önemli kaynaklardandır. Her ikisi de elemli, fakat inşirah verici; sıkıntılı, ama ümit vaad edicidirler.

İnsanlar arasında, aşkla yanıp, şevkle inleyenden daha ızdıraplı fakat aynı zamanda daha mesut kimse yoktur. O, vuslat mülâhazasıyla neşelenip coştuğu zaman o kadar rûhâ­nîleşir ki, o esnada "cennete gir!" deseler, ihtimal ki girmez. Ayrılık hasretiyle de öyle yanar-yakılır ki, Dost"la hemhâl olun­caya kadar, ateşini cennet kevserleri bile söndüremez. Ne var ki, içinde bulunduğu o cehennemden kurtulmayı da hiç mi hiç düşünmez... Düşünmek bir yana, onun şevk u işti­yakına cen­net sarayları dahi mâni olsa, cehennem ehlinin ateşten kur­tulmak için feryatlar kopardığı gibi, o da çığlıklar atar.

Dünya insanları şevki, şevk ehlini bilmez; şevk ehli de, kendini dünyaya kaptırmış nâdânlara hayret eder ve onların hallerinden ürperir. Bir münasebetle Cenâb-ı Hak, Hz. Dâ­vud"a şöyle ferman eder: "Ya Dâvud, eğer dünyaya meyl ü muhabbet gösterenler, onları nasıl beklediğimi, onlara olan şefkatimi ve günahlara baş kaldırmalarını nasıl istediğimi bilselerdi, Bana olan şevk u iştiyakla ölürlerdi..."[5]

Şevk, bir alev gibi bütün benliği sarınca, âşık, ızdırap ve haz karışımı duygularla coşar ve çığlık atar:

اَلشَّوْقُ حَيَّرَنِي، اَلشَّوْقُ أَحْرَقَنِي



اَلشَّوْقُ فَرَّقَنِي بَيْنَ الْجَفْنِ وَالْوَسَنِ
اَلشَّوْقُ قَرَّبنِيَ، الشَّوْقُ أَغْرَقَنِي
اَلشَّوْقُ أَقْلَقَنِي، اَلشَّوْقُ أَدْهَشَنِي

"Şevk başımı döndürüp beni hayrete sürükledi; şevk ciğerimi kebâb etti; şevk gözlerimle uykum arasına girdi.. şevk beni O"na yaklaştırdı; şevk beni aştı; şevk beni ızdıraba boğdu; şevk ruhuma dehşetler saldı."

Bazen, ruhtaki bu infiâl bedene akseder, onu raks ve se­mâa zorlar. İnsan iradesinin "hâl"e yenik düştüğü bu durum­larda âşık mâzur sayılır:

فَقُلْ لِلَّذِي يَنْهَىعَنِ الْوَجْـدِ أَهْلَهُ
إِذَا لَمْ تَذُقْ مَعَنَا شَرَابَ الْهَوَى دَعْنَا!
إِذَا اهْتزَّتِ اْلأَرْوَاحُ شَوْقًا إِلَى اللِّقَاءِ
تَرَقَّصَتِ اْلأَشْبَاحُ يَا جَاهِلَ الْمَعْنَى!
فَيَا حَادِيَ الْعُشَّاقِ قُمْ وَاحْدُ قَائِمًا
وَزَمْزِمْ لَنَا بِاسْـمِ الْحَبِيبِ وَرَوِّحْنَا
!

"Vecd ehlini hususî hallerinden vazgeçirmek isteyene: ‘Sen bizimle aşk şarabını tatmadın, bırak bizi!" de. ‘Behey mânâ bilmez nâdan; ruhlar sevgiliye karşı şevkle köpürünce, cesetler oynamaya başlar. Ey âşıkları coşturup mâşûka sevk eden rehber! Ayağa kalk ve onları şahlandır; kalk sevgilinin adıyla gönüllerimize hayat üfle!"

Acz ü fakr yolu itibarıyla şevk, hizmette fütur getirmeme, ye"se düşmeme; mâruz kalınan en kötü, en çirkin gibi görü­nen durumlarda bile, Cenâb-ı Hakk"ın bir eser-i rahmeti var olabileceği mülâhazasıyla buruk, hüzünlü fakat ümitli bir bek­leyiş ve Allah"a karşı fevkalâde güven içinde bulunma şek­linde yorumlanmıştır ki, günümüz hizmet erlerinin dört buud ve dört derinliklerinden biri sayılır.

اَللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ شَوْقًا إِلَى لِقَائِكَ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُشْتَاقِينَ

 

 

Sızıntı, Eylül 1991, Cilt 13, Sayı 152
[1] Bkz. Nesâî, sehv 62; Ahmed b. Hanbel, Müsned 5/191
[2] Bakara sûresi, 2/165
[3] Elest bezmi: Cenâb-ı Hakk"ın, ruhlara; أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuna ruhların, بَلَى "Evet, Rabbimizsin." (A"râf, 7/172) diye cevap verdiği an
[4] İstiğnâ-i Zâtî: Zâtında Cenâb-ı Hakk"ın hiçbir şeye ihtiyacının olmaması
[5] Bkz. el-Kuşeyrî, er-Risâletü"l-Kuşeyriyye s.495; el-Gazâlî, İhyâu ulûmi"d-dîn 4/326, 361