A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ Ekle
Sahabeyi Yücelten Âmiller

Sahabeyi Yücelten Âmiller

Nereden gelmektedir sahabenin büyüklüğü?

1. Risalet Cihetiyle Beraberlik

Birincisi sahabe, Allah Resûlü"nün peygamberliğiyle ve risaletiyle münasebettardır. Allah Resûlü"nün vefatıyla nübüvvet kapısı kapanmış olduğundan, daha sonra gelen veliler, Efendimiz"in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ancak vilâyetiyle münasebet içindedirler. Dolayısıyla, nübüvvet ve risalet, vilâyetten ne kadar üstünse, sahabe de, en büyük velilerden o kadar üstündür.

2. İnsibağ Keyfiyeti

İkincisi, "Sohbette insibağ vardır." Büyük bir zatın eserlerini defalarca okumak, onun huzurunda birkaç dakika durmanın kazandıracağı şeyi kazandıramaz. Huzurda bulunma ve sohbetten doğrudan doğruya istifade etme, hele Allah mehâbeti altında yaşayan insanın sözlerinde, bakışlarında, yüz işmizazlarında, dudak ve el hareketlerindeki ruhu, mânâyı yakalama ne yazılır, ne de kitaplarda okunur.

Allah Dostu"nun namazını, O"nun ayakta nasıl durduğunu, nasıl rükû ve secde ettiğini kitaplar yazar ama, sinesinin ızdırabını, Allah karşısında iki büklüm olmasını, kıvrım kıvrım kıvranmasını, ancak ve doğrudan doğruya onun atmosferine girme, onunla arkadaş olma, diz dize gelme ve huzurda bulunma verebilir.

İşte, sohbetteki bu insibağı anlamayan, sahabeyi anlayamaz ve onun büyüklüğünü kavrayamaz. Sahabe olmak için, mekânın üstüne çıkmak, 1400 sene öteye gitmek ve o uzak noktadan, ötelerde bir yerlerden yıldızları seyreder gibi onları seyretmek, bizzat Allah Resûlü"nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzuruna dehalet edip "Dahîlek yâ Resûlallah!" demek lâzımdır.

3. Doğruluğun Peşinde Olmaları

Üçüncüsü, sahabenin hayatında, şakacıktan da olsa yalan yoktur. En doğru söyleyenin bile birkaç yalanının olduğu günümüzde, bunu anlamak oldukça zordur. Onlar o gün yeni Müslüman olmuştular. Müslüman olmuş, yalandan ayrılıp doğruya gelmiş, ahlâksızlıktan ayrılıp ahlâka ulaşmış, karanlıktan uzaklaşıp ışığı yakalamış ve kendilerine vaad edilen güzelliğe ermek için mallarını ve canlarını seve seve feda etmişlerdi.

Çok pahalıya satın aldıkları bu değeri, öyle ucuza satıp, feda edecek değillerdi. Sâdık-ı Masdûk Hz. Muhammed"in (sallallâhu aleyhi ve sellem) makamı olan sadakat etrafında kümelenmiş bu insanlar, Müseylimetü"l-Kezzâb"ın makamı olan yalana asla tenezzül etmez ve böyle süflîlerden süflî bir makama düşmek istemezlerdi.

Binaenaleyh, sahabiyi düşünürken, o müthiş inkılâp içinde, ayın kürre-i arzdan kopup, son hızla uzaklaşması ve her geçen gün biraz daha uzaklara gitmesi mülâhazasıyla bakılmalıdır ki, bu mesele anlaşılabilsin.. evet, sahabe, yalandan, yalancı bir dünyadan kopup son hızla uzaklaşmış ve bir daha da o çıyan yuvası, yalanın, dolanın, aldatmanın ve her türlü lâahlâkîliğin yaşandığı anlayışa dönmemişti.

Siyasetin yalana revaç verdiği, ahlâkın yanında ahlâksızlığın, yümnün yanında yümünsüzlüğün ticaretinin yapıldığı günümüzde, bunu duyup hissetmek çok zordur zannediyorum. Bunu duyup hissetmeyince de sahabe-i kiramı kendimiz gibi sanacak ve gökteki melekleri ya da yıldızları, yerdeki yıldız böcekleriyle bir tutmak gibi bir garabet içine gireceğiz.

4. Vahyin Oluşturduğu Canlılık

Dördüncüsü, Asr-ı Saadet"te birbiri ardına sahabe üzerine semavî sofralar iniyordu. Göklerin ve yerin Mâliki"nden, Meliki"nden her gün yeni yeni mesajlar geliyor ve sahabe, her gün bu mesajlarla âdeta yıkanıp arınıyordu.

Bir gün ezanın teşrîi.. öbür gün kâmetin teşrîi.. bir başka gün nikâhın teşrîi ve bilahâre dört kadınla sınırlandırılması, sonra da şarta bağlanması.. içkinin yasaklanıp eldeki kadehlerin yere çalınması.. ta ruhlarının derinliklerine işleyen ilâhî ve semavî sofralardan sadece birkaçıydı.

Ayrıca, bu sofraların, bu mesajların bir yanında, her zaman kendileriyle alâkalı bir hususu ve bazen gizli, bazen açık kendi isimlerini bile yakalayabiliyorlardı. Meselâ; مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ dan sonra وَالَّذِينَ مَعَهُ denirken gözler çok defa Hz. Ebû Bekir"e, أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ denince Hz. Ömer"e, رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ denince de[1] Hz. Osman"a dönüyordu. مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِ okununca[2] bakışlar, Enes b. Nadr"ın kahramanlığı ve şehadetinin etrafında geziniyor; hatta Enes İbn Mâlik de mezarında amcasına bakıyordu. Sonra, Allah Resûlü, Übey b. Ka"b"ı çağırıyor ve "Beyyine sûresini sana okumamı Allah bana emretti." diyor, Übey: "Adımı da söyledi mi yâ Resûlallah?" diye soruyor ve: "Adını da söyledi." cevabını alıyordu.[3] Yine Allah:

فَلَمَّا قَضَى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَراً âyetinde[4] Resûl-i Ekrem"in (sallallâhu aleyhi ve sellem) azatlısı, ilklerin ilklerinden Zeyd b. Hârise"nin adını anıyordu.

Evet, Allah onları, onlar da hep Allah"ı anıyorlardı. Gölgesini olsun rüyalarımızda yakalamamızın bize bir hafta yettiği Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) vasıtasıyla, O"nun azamet ve kudsiyetine münasip bir şekilde sürekli Allah"la münasebet içindeydiler. Onların hayatları, bu seviyede yakaladıkları anlayış, idrak, basiret ve mârifet içinde sürüp gidiyordu.

İşte, Kur"ân"ı ve Sünneti bize nakledenler, bu seviyedeki insanlardı; yalana tenezzülleri asla mümkün olmayan bu insanlar... İşte Kur"ân ve Sünnet de böyle sağlam insanlarla, öyle sapasağlam perçinlenmişti ki artık onlardan sonra da bu durumu değiştirmek mümkün olmayacaktı.

5. Zor ve Çetin Dönemde Sahip Çıkmaları

Sahabe-i kiram, İslâm"a sahip çıkmanın çok pahalı olduğu bir zamanda sahip çıktı. Bugün de pahalıdır bu iş ama çok daha pahalı olduğu öyle zamanlar olmuştur ki, bir beldede bu meseleye sahip çıkan bir mü"min, Âkif"in:

"Nerde yârânım diyorken ben, bülend âvâz ile



Nerde yârânım diyor vâdi, beyâbân, kûhsar."

beytinde ifade ettiği yalnızlık içindeydi.

Sahabe-i kiram, bundan da öte bir yalnızlık ve bir vahşet içinde Allah"ın dinine ve peygamberine sahip çıktılar. Hem öyle bir zamanda ve öyle şartlar altında sahip çıktılar ki, Muhyiddin İbn Arabî"nin Muhâdaratü"l-ebrâr ve müsâmeretü"l-ahyâr"ında naklettiğine göre, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ebû Ubeyde İbn Cerrah"a, Hz. Ali"ye ulaştırması için söylediği şu sözler, onu tasvire yeter zannediyorum:

"Yâ Ali, sen çocuktun; sağını solunu daha bilmiyordun. Biz, ölümü birkaç defa göze almadan sokağa çıkmaya cesaret edemezdik; çıkarken de başımızda kılıçların kavis çizeceğini düşünürdük. Zağlanmış hançerlerin bağrımıza saplanmasını hesaba katmadan kimseye "Allah birdir." diyemezdik."[5]

Bu seviyede, bu buudda İslâm"ı tanımış ve yakalamıştı onlar.. ve bir hamlede gözleri açılmıştı ötelere. Meselâ, bir defasında Hâris b. Mâlik, mescitte yatıyordu. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisini ayağıyla dürtüp uyandırdı. Her sahabinin dediği gibi: بِاَبِي أَنْتَ وَاُمِّي يَارَسُولَ اللّٰهِ "Anam, babam sana feda olsun, bir emriniz mi var yâ Resûlallah?" dedi. كَيْفَ أَصْبَحْتَ "Nasıl sabahladın?" diye sordu Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona.

Hâris (radıyallâhu anh): "Hak mü"min olarak sabahladım; hak mü"min olarak kendimi idrak ediyorum." cevabını verdi. Efendimiz"in (sallallâhu aleyhi ve sellem): "Her hakkın, bir hakikati vardır; peki senin bu imanının hakikati nedir?" sorusuna da:

"Gündüz oruç tuttum; gece de sabaha kadar Rabbimin karşısında kemerbeste-i ubûdiyet içinde büklüm büklüm oldum yâ Resûlallah... Şu anda öyle bir ruh hâleti içindeyim ki, Rabbimin Arş"ını, ehl-i Cennet"in ferih-fahûr Cennet"te sağdan sola gidip gelişini görür gibiyim." karşılığında bulundu.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, şöyle mukabele etti ona: "Sen öyle bir insansın ki, tepeden tırnağa iman kesilmişsin!"[6]

İşte onlar, Allah"a (celle celâluhu) bu derece yaklaşmıştı ve Allah da, bir kudsî hadisinde ifade ettiği gibi onların, gören gözleri, işiten kulakları, konuşan dilleri, tutan elleri olmuştu.[7]











  Ad Soyad
  Yorum