A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ İçerik Ekle
Risâle, i, Nur’, a, perde, olmamak
Risâle-i Nur’ a perde olmamak

Risâle-i Nur’ a perde olmamak Risâle-i Nur Kur’ân’ın malıdır. Benim ne haddim var ki, sahip olayım; tâ ki, kusurlarım ona sirâyet etsin. Belki o Nur’un kusurlu bir hâdimi ve o elmas mücevherât dükkânının bir dellâlıyım. Benim karma karışık vaziyetim; ona sirâyet edemez, ona dokunamaz. Zâten Risâle-i Nur’un bize verdiği ders de, hakîkat-i ihlâs, ve terk-i enâniyet ve dâimâ kendini kusurlu bilmek ve hodfüruşluk etmemektir. Kendimizi değil, Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsini ehl-i îmâna gösteriyoruz. Bizler, kusurumuzu görene ve bize bildirene-fakat hakîkat olmak şartıyla-minnettar oluyoruz, Allah râzı olsun deriz. Boynumuzda bir akrep bulunsa, ısırmadan atılsa, nasıl memnun oluıuz; kusurumuzu-fakat garaz ve inat olmamak şartıyla ve bid’alara ve dalâlete yardım etmemek kaydı ile-kabul edip minnettar oluyoruz.
Emirdağ Lâhikası-I, s. 49.

Deniliyor ki : "Neden, Nur şâkirtlerinin kuvvetli hüsn-ü zanları ve katî kanaatleri, senin şahsın hakkında Nurlara daha ziyâde şevklerine medâr olan bir makâmı ve kemâlâtı şahsına kabul etmiyorsun? Yalnız Risâle-i Nur’a verip, kendini çok kusurlu bir hâdim gösteriyorsun?"



Elcevap : Hadsiz hamd ve şükür olsun ki, Risâle-i Nur’un öyle kuvvetli ve sarsılmaz istinad noktaları ve öyle parlak ve keskin hüccetleri var ki, benim şahsımda zannedilen meziyete, istidâda ihtiyacı yoktur. Başka eserler gibi, müellifin kâbiliyetine bakıp, makbuliyeti ve kuvveti ondan almıyor. İşte meydanda, yirmi senedir katî hüccetlerine dayanıp, şahsımın maddî ve mânevî düşmanlarını teslime mecbur ediyor. Eğer şahsiyetim ona ehemmiyetli bir nokta-i istinad olsaydı,

dinsiz düşmanlarım ve insafsız muârızlarım kusurlıı şahsımı çürütmekle, Nurlara büyük darbe vurabilirdiler. Halbuki o düşmanlar, dîvâneliklerinden, yine her nevî desîselerle beni çürütmeye ve hakkımda teveccüh-ü âmmeyi kırmaya çalıştıkları halde, Nurların fütûhâtına ve kıymetine zarar veremiyorlar. Yalnız bâzı zayıf ve yeni müştakları bulandırsa da, vazgeçiremiyorlar.
Bu hakîkat için, hem bu zamanda enâniyet ziyâde hükmettiği için, haddimden çok ziyâde olan hüsn-ü zanları kendime almıyorum ve ben, kardeşlerim gibi, kendi nefsime hüsn-ü zan etmiyorum. Hem, kardeşlerimin bu bîçare kardeşlerine verdiği makâm-ı uhrevî, hakîki, dînî makam ise, Mektubât’ta İkinci Mektubun âhirindeki kâideye göre, "Şahsıma verdikleri mânevî hediye olan kemâlâtı-eğer hâşâ-ben kendimi öyle bilsem, olmamasına delildir; kendimi öyle bilmesem, onların o hediyesini kabul etmemek lâzım geliyor." Hem kendini makam sahibi bilmek cihetinde enâniyet müdâhale edebilir.

Birşey daha kaldı ki; dünya cihetinde, hakâik-ı îmâniyenin neşrindeki vazifedar, makam sahibi olsa daha iyi tesir eder, denilebilir. Bunda da iki mâni var:
Birisi: Farazâ velâyet olsa da, bilerek, isteyerek makam yapmak tarzında, velâyetin mâhiyetindeki ihlâs ve mahviyete münâfidir. Nübüvvetin vereseleri olan Sahabeler gibi izhâr ve dâvâ edemezler; onlara kıyas edilmez.
İkinci Mâni: Pekçok cihetlerle çürütülebilir ve fânî ve cüz’î ve. muvakkat ve kusurlu bir şahıs sahip olsa, Nurlara ve hakâik-ı îmâniyenin fütûhâtına zarar gelir. Fakat bir nokta var ki, mûcib-i şükrandır. Ehl-i siyâsetteki düşmanlarım, mezkûr hakîkatleri bilmedikleri için, şerefli, izzetli eski Said’i düşünüp mütemâdiyen Nurlar bedeline benim şahsıma ihânet ve tenkîs etmekle meşgul oluyorlar. Bâzı mutaassıp enaniyetli hocaları da şahsımın aleyhine çeviriyorlar. Güyâ Nurları söndürmeye çalışıyorlar. Halbuki Nurları daha ziyâde parlattırmaya vesîle oluyorlar. Nurlar, âdi şahsımdan değil, Kur’ân güneşinin menbâından nurları alıyor.

Emirdağ Lâhikası-I, s. 223-224.  

  Ad Soyad
  Yorum