A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ İçerik Ekle
Risale, i, Nur’, a, ilişmek, ve, hizmetine, mani, olmak, musîbetleri, celb, eder,
Risale-i Nur’ a ilişmek ve hizmetine mani olmak musîbetleri celb eder

Risale-i Nur’ a ilişmek ve hizmetine mani olmak musîbetleri celb eder Size ihtar ediyorum: Kur’ân’a dayanan Risâle-i Nur ile mübareze etmeyiniz. O mağlûp olmaz, bu

memlekete yazık olur. HAŞİYE , başka yere gider, yine tenvir eder. Hem, eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, hergün biri kesilse, hakîkat-i Kur’âniyeye feda olan bu başı zındıkaya ve küfr-ü mutlaka eğmem ve bu hizmet-i îmâniye ve Nuriyeden vazgeçmem ve geçemem.

Şûâlar, s. 294.
Bu Anadolu’ya ayn-ı rahmet olan Risâle-i Nur’a karşı bu acîb zamanda böyle umûmi ve geniş bir taarnızla; ve bazı yerlerde tatile mecbur olması, bu kaht ü galayı ve bu acîb ihtikarı ve bereketsizlik ve açlığı netice verdiğine bize kanaat verdi.

Kastamonu Lahikası, s.153.

Eğer Ankara’da hâkim olan Halk Partisi, oraya giden Risâle-i Nur’un kuvvetli kitaplarına karşı inat etse ve musalâha niyetiyle himayesine çalışmazsa, bizim en rahat yerimiz hapistir; ve mülhidler, bolşevizmi zındıka ile birleştirdiğine alâmettir; ve hükûmet, onlan dinlemeye mecbur olur. O zaman Risâle-i Nur

HAŞİYE: Dört def a mübareze zamanında gelen debşetli zelzeleler, "yazık olur" hükmünü ispat ettiler.

çekilir, tevakkuf eder, maddî ve manevî musîbetler hücuma başlarlar.




Şûâlar, s. 282.

Azîz kardeşim,

-1- Bu ayet dahi -2- işaretine işaret eder ki; kâfirlerin bu kadar tahribatları ve harbleri faydasız ve hasarât içerisinde ayn-ı zararoldu. işaretinde Risâle-i Nur’a bir îma bulunması remziyle, bu âyet dahi remzen bin üç yüz altı Rûmî tarihi olan bu senede münafıklar ve küfre düşenler Risâle-i Nur’a ilişecekler, fakat hasarât ederler. Çünkü zelzele ve harp gibi belâların ref’ine bir sebep, Risâle-i Nur’dur. Onun tatili belâları celb eder diye bir gizli îma olabilir.

Şûâlar, s. 259.

1 İşte kâfirler o zaman hüsrana uğramışlardır. (Mü’min Sûresi: 85.)


Risale-i Nur ve şakirtlerine dört defa şiddetli taarruzların aynı zamanında dört defa dehşetli zelzelenin hücumu tam tamına tevafukları tesadüfi olmadığı gibi, Risâle-i Nur’un iki merkez-i intişârı olan Isparta ve Kastamonu’nun sair ycrlere nisbeten âfâttan mahfuz kalmaları ve Sûre-i Ve’1-Asr işaretiyle, ahirzamanın en büyük bir hasaret-i insaniyesi olan bu İkinci Harb-i Umûmiden çâre-i necat ise îmân ve amel-i salih olmasından, Risâle-i Nur’un Anadolu’nun her tarafında îmân-ı tahkîkîyi neşri zamanına Anadolu’nun fevkalâde olarak bu hasaret-i azîme-i harbiyeden kurtulması tam tamına tevafuku dahi tesadüfi olamaz. Hem, Risâle-i Nur’un hizmetine zarar veren veya hizmette kusur edenlere aynı zamanında gelen şefkat veya hiddet tokatlarının yüzer vukuatları tam tamına tevafukları tesadüfi olmadığı gibi, Risâle-i Nur’a hüsn-ü hizmet edenlerin hemen hemen bilâistisna maîşetinde vüs’at ve bereket ve kalbinde meserret ve rahat görmelerinin binler hadiseleri dahi tesadüfi olamaz.

Şûâlar, s. 272.

Risale-i Nur, sefine-i Nuh gibi, Anadolu’yu cebel-i Cudî hükmüne getirip, küre-i arzın yangınından ve tokatından kurtulmasına bir sebeptir. Çünkü, zaaf-ı îmândan gelen tuğyan, ekserî musıbet-i ammeyi

dairesinin haricine bırakmaya rahmet-i İlahiye tarafından vesîle oldu. Bu ehl-i dünya, bu Anadolu halkı, Risâle-i Nur’a girmeseler de ilişmesinler. Eğer ilişseler, yakında bekleyen yangınlar, tûfanlar ve taunların istilasına uğrayacaklarını düşünsünler, akıllarını başlarına alsınlar. Madem biz onların dünyalarına karışmıyoruz, onların da lüzûmsuz bir halde bu derece ahiretimize karışmalarında onlara felaket getirmek ihtimali kavîdir.

Kastamonu Lâhikası, s. 94.

Medar-ı ibrettir ki; burada Risâle-i Nur serbest okunup yazılırken, hilâf-ı adet, başta bu kış, yaz gibi gittiğini çok adamlardan işittim. Ne vakit bana ve Risâle-i Nur’a hücum edildi, yazdırılmadı, tatil oldu, gayet şiddetli bir kış başladığı gibi; Afyon’a şekva sûretinde yazılan hasb-i hal ve zelzeleleri Risâle-i Nur’un tatiliyle münasebettar gösterdiği cihetini inanmayanlara güya inandırmak için aynı taarruz zamanında başlayıp şimdiye kadar ara sıra hafifçe sarsar; îkaz ediyor diye işittim.

Hem, ne vakit Risale-i Nur’a ilişilmişse, bir nevî umûmi korku başlamış görüyoruz. Demek bu vatanın belalardan muhafazası için Risâle-i Nur bir katî vesîledir. Madem böyledir, millet ve vatanı sevenler, Risâle-i Nur’u serbest bıraksınlar ve okusunlar ve okutsunlar.

Emirdağ Lâhikası-I, s. 24.

Hem, Risâle-i Nur’un kasabalara ve cemaatlere berekete medar olması ve ona zarar edenlere tokat gelmesi gibi, şahıslara da pek zahir bir sûrette, hem bereket ve hüsn-ü maîşet-ona çalışanlara-ve gaybî tokatlar-onun aleyhinde çalışanlara-gelmesi, bu havalide çok hadiseleri var. Biz, kendi nefsimizde, çalıştığımız zaman pek zâhir bir sûrette bir hüsn-ü maîşet, bir inayet gördüğümüz gibi; Risâle-i Nur veya şakirtleri aleyhine çalışanlara şiddetli tokatlar geldiğini görüyonız.
Ezcümle, Risâle-i Nur’un erkanından birisi, katî bir sûrette haber veriyor ki; üç dört adam, dünya servetinin hatırı için toplanıp, münâfıkane tedbir kurdukları hengâmda, üç gün sonra, o üç dört adamın haneleri ve birinin dükkanı yanıp, herbiri binler lira zayiatla tokat yediler.
Hem, bir dessas casus adam, Risâle-i Nur şakirtleri aleyhinde çalışıyordu ki, onları hapse attırsın. Birgün serbest olarak, "Ben, bir ipucu bulamadım ki, bunlan hapse soksam. Eğer bir ipucu bulsam, onları hapse sokacağım" diye îlan ettiği vakitten iki gün sonra, bir iş

yapıp, Risâle-i Nur şakirtleri yerinde, o adam, iki sene hapse girdi.
Hem, bedbaht, muannid bir adam, Risâle-i Nur aleyhinde, her şakirtlerinin bir rüknü aleyhinde mütecavizane bulunduğu hengâmda, bir iki gün sonra meyhaneye gidip, içe içe çatlamış, orada ölmüş. Bu nevîden çok hadiseler var. Demek Risâle-i Nur, dostlara tiryak olduğu gibi, düşmanlara da saika oluyor.

Kastamonu Lâhikası, s. 162.

Risale-i Nur’la îmana hizmette usanç ve tenbellik göstermek "şefkat tokatlarını" celb eder

Bu hizmet-i kudsiyenin kerameti üç nevîdir.
Birinci nevî
: O hizmeti ihzar etmek ve hâdimlerini o hizmete sevk etmek cihetidir.
İkinci kısım
: Manileri bertaraf etmek ve muzırların şerrini defedip, onları tokatlamaktır.
Bu iki kısmın hadiseleri çoktur, hem çok uzundur.
HAŞİYE Başka vakte talikan, en hafif olan üçüncü bir kısımdan bahsedeceğiz.

HAŞİYE: Mesela din muhaliflerinin, Nur Talebelerine verdikleri azap ve sıkıntı ve ihanetlerden, kendileri dünyada daha ziyade cezasını çektiler, aynını gördüler.

Üçüncü kısım şudur ki : Hizmette halisen çalışanlara fütur geldiği vakit, şefkatli bir tokat yerler, intibaha gelerek yine o hizmete girerler. Bu kısmın hadisâtı, yüzden fazladır. Yalnız yirmi hadiseden on üç, on dördü şefkatli tokat yemişler, altı yedisi zecr tokatı görmüşler.

BİRİNCİSİ
: bu bîçare Said’dir. Her ne vakit hizmete fütur verir, "neme lazım" deyip husûsi nefsime ait işlerle meşgul olduğum zaman tokat yemişim. Hem de kanaatım geliyor ki, ihmalimden tokat yedim. Çünkü, hangi maksadım beni iğfale sevk etmişse, onun aksi ile tokat yerdim. Sair halis arkadaşlanmın da yedikleri şefkat tokatları, dikkat ede ede, benim gibi, hangi maksat için ihmal etmişse, onun aksiyle şefkat tokatlannı yediklerinden, kanaatimiz gelmiş ki, o hadiseler, hizmet-i Kur’âniyenin kerametindendir.
Mesela, bu bîçare Said, Van’da ders-i hakaik-ı Kur’âniye ile meşgul olduğum miktarca, Şeyh Said hadisâtı zamanında vesveseli hükûmet, hiçbir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi. Vakta ki "neme lazım" dedim, kendi nefsimi düşündüm, ahiretimi kurtarmak için Erek Dağında harabc mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebepsiz beni aldılar, nefyettiler. Burdur’a getirildim.
Orada yine hizmet-i Kur’âniyede bulunduğum miktarca-o vakit menfilere çok dikkat ediliyordu; her akşam ispat-ı vücud etmekle mükellef oldukları halde-ben ve halis talebelerim müstesna kaldık. Ben hiçbir vakit ispat-ı vücuda gitmedim, hükûmeti tanımadım. Oranın valisi, oraya gelen Fevzi Paşaya şikayet etmiş. Fevzi Paşa demiş: "Ona ilişmeyiniz, hürmet ediniz." Bu sözü ona söylettiren, hizmet-i Kur’âniyenin kudsiyetidir. Ne vakit nefsimi kurtarmak, yalnız ahiretimi düşünmek fikri bana galebe etti, hizmet-i Kur’âniyede muvakkat fütur geldi, aksi maksadımla tokat yedim. Yani, bir menfadan diğerine, Isparta’ya, gönderildim.
Isparta’da yine hizmet başına geçtim. Yirmi gün geçtikten sonra hazı korkak insanların ihtarlarıyla,
"Belki bu vaziyeti hükûmet hoş görmeyecek. Bir parça teennî etsen daha iyi olur" dediler. Bende, tekrar yalnız kendimi düşünmek hatırası kuvvet buldu. "Aman, halklar gelmesin" dedim. Yine o menfadan dahi üçüncü nefiy olarak Barla’ya verildim.
Barla’da ne vakit bana fütur gelmiş ise, yalnız kendimi düşünmek hatırası kuvvet bulmuş ise, bu ehl-i dünyanın yılanlarından, münâfıklarından birisi bana musallat olmuş. Bu sekiz senede seksen hadiseyi, kendi başımdan geçtiği için hikaye edebilirim. Usandırmamak için kısa kesiyorum...

ÜÇÜNCÜSÜ : Hizmet-i Kur’âniyenin pek mühim bir âzâsı olan Hulûsi Bey, Eğridir’den memlekete gittiği vakit, saadet-i dünyeviyeyi tam zevk ettirecek ve temin edecek esbab bulunduğundan, bir derece, sırf uhrevî olan hizmet-i Kur’âniyede fütûra yüz göstermeye dair esbab hazırlandı. Çünkü, hem çoktan görmediği peder ve validesine kavuştu, hem vatanını gördü, hem şerefli, rütbeli bir sûrette gittiği için dünya ona güldü, güzel göründü. Halbuki hizmet-i Kur’âniyede bulunana, ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli. Ta ihlasla, ciddiyetle hizmet-i Kur’âniyede bulunsun.

İşte Hulûsi’nin kalbi çendan layetezelzel idi. Fakat bu vaziyet onu fütûra sevk ettiğinden, şefkatli tokat yedi. Tam bir iki sene bazı münâfıklar ona musallat oldular. Dünyanın lezzetini de kaçırdılar. Hem dünyayı ondan, hem onu dünyadan küstürdüler. O vakit vazife-i mâneviyesindeki ciddiyete tam manasıyla sarıldı.

BEŞİNCİSİ : Hakkı Efendidir. Şimdi burada olmadığı için, Hulûsi’ye vekalet ettiğim gibi ona da vekaleten derim ki: Hakkı Efendi talebelik vazifesini hakkıyla îfa ederken, ahlâksız bir kaymakam geldi. Hem Üstadına, hem de kendine zarar gelmemek için, yazdıklarını sakladı. Muvakkaten hizmet-i Nuriyeyi terk etti. Birden, bir şefkat tokatı manasında bin lirayı vermeye mükellef olacak bir dava başına açıldı. Bir sene o tehdit altında kaldı. Ta geldi, burada görüştük,

avdetinde hizmet-i Kur’âniyeye talebelik vazifesine girdi. Şefkat tokatının hükmü kalktı, tebrie etti.
Sonra Kur’ân’ı yeni bir tarzda
HAŞİYE yazmak husûsunda talebelere bir vazife açıldı. Hakkı Efendiye de hisse verildi. Elhak, o hissesine sahip çıktı. Bir cüz’ü güzel yazdı. Fakat derd-i maîşet zarûretiyle kendini mecbur bilip, gizli dâva vekaletine teşebbüs etti. Birden bir şefkat tokatı daha yedi. Kalemi tutan parmağı muvakkaten kırıldı. "Bu parmakla hem dava vekaleti yapmak, hem Kur’ân’ı yazmak olmayacak" diye, lisan-ı mânâ ile ihtar edildi. Dâva vekaletine teşebbüsünü bilmediğimiz için parmağına hayret ediyorduk. Sonra anlaşıldı ki, kudsî sâfî hizmet-i Kur’âniye, gayet temiz, kendine mahsus parmakları başka işe karıştırmak istemiyor...

ALTINCISI
: Bekir Efendidir... Bekir Efendi Onuncu Sözü tâb etti. Î’câz-ı Kur’ân’a dair Yirmi Beşinci Sözü yeni huruf çıkmadan tâb etmek için ona gönderdik. Onuncu Sözün matbaa fiyatını gönderdiğimiz gibi, onu da göndereceğiz diye yazdık. Bekir Efendi, benim fakr-ı halimi düşünüp, matbaa fiyatı dört yüz banknot kadar olduğunu mülahaza ederek ve kendi kesesinden vermek, belki Hoca razı olmaz diye. onun nefsi onu aldattı. Tâb edilmedi. Hizmet-i

HAŞİYE: Tevavuk mu’cizesini gösterir bir sûrette demektir Kur’âniyeye mühim bir zarar oldu. İki ay sonra dokuz yüz lira hırsızların eline geçti. Şefkatli ve şiddetli bir tokat yedi. İnşaallah, zıya’a giden dokuz yüz lira, sadaka hükmüne geçti.

YEDİNCİSİ : Şamlı Hafız Tevfık’tir. O kendisi diyor: Evet, îtiraf ediyorum ki, ben bilmeyerek ve yanlış düşünerek hizmet-i Kur’âniyede fütur verecek harekâtım sebebiyle iki şefkatli tokat yedim. Şüphem de kalmadı ki, bu tokat, o cihetten geldi.

Birincisi : Lillahilhamd, benim hatt-ı Arabiyem Kur’ân’a bir derece uygun bir tarzda ihsan edilmişti. Üstadım en evvel üç cüz’ bana yazdırmakla sair arkadaşlarıma taksim etti. Kur’an yazmak iştiyakı, risâlelerin tebyîz ve tesvîdindeki hizmetime arzumu kırdı. Hem Arabî hattı bulunmayan sair arkadaşlara tefevvuk edeceğim diye gururkârâne bir tavırda bulundum. Hatta Üstadım yazıya ait bir tedbir bana söylediği vakit, "Bu iş bana aittir," o vakit dedim. "Ben bunu biliyorum, ders almaya ihtiyacım yoktur" gibi mağrurane söyledim. İşte bu hatama göre fevkalade, hiç hatıra gelmeyen bir tokat yedim. En az Arabî hattı olan bir kardeşime (Hüsrev’e) yetişemedim. Bizler bütün hayret ettik. Şimdi.anladık ki, o bir tokattır.

İkincisi : Ben îtiraf ediyoıum ki, hizmet-i Kur’âniyedeki kemal-i ihlas ve sırf livechillah için hizmeti, iki vaziyetim ihlal ediyordu. Şiddetli bir tokat yedim. Çünkü ben bu memlekette garip hükmündeyim, garibim. Hem, şekva olmasın, Üstadımın en mühim bir düsturu olan iktisada ve kanaate riayet etmediğimden, fakr-ı hâle manızum. Hodbîn, mağrur insanlarla ihtilata mecbur olduğumdan--Cenab-ı Hak affetsin- mürüvvetkarane bir sûrette riyaya ve tabasbusa da mecbur oluyordum Üstadım çok defa beni îkaz ve ihtar ve tekdir ediyordu. Maatteessüf kendimi kurtaramıyordum. Halbuki, Kur’ân-ı Hakîmin rûh-u hizmetine zıt olan bu vaziyetimden şeytan-ı cinnî ve insî istifade etmekle beraber hizmetimize de bir soğukluk, bir fütur veriyordu.
İşte ben bu kusuruma karşı şiddetli-fakat inşaallah şefkatli-bir tokat yedim. Şüphemiz kalmadı ki, bu tokat, o kusura binaen gelmiş. O tokat da şudur: Sekiz senedir ben Üstadımın hem muhatabı, hem müsevvidi, hem mübeyyizi olduğum halde, sekiz ay kadar Nurlardan istifade edemedim. Bu hale hayret ettik. Ben de ve Üstadım da, "Bu neden böyle oluyor?" diye esbab arıyorduk. Şimdi katî kanaatimiz geldi ki, o hakaik-ı Kur’âniye nurdur, ziyadır. Tasannû, temelluk, tezellül zulmetleriyle birleşemiyor. Onun için, bu nurların hakîkatlerinin meali benden uzaklaşıyor tarzında bulunarak bana yabanî görünüyor, yabanî kalıyordu. Cenâb-ı Haktan niyaz ediyonım ki, bundan sonra Cenâb-ı Hak bana o hizmete lâyık ihlas ihsan etsin, ehl-i dünyaya tasannû ve riyadan kurtarsın. Başta Üstadım olarak kardeşlerimden dua rica ediyorum.
Pür Kusur
Şamlı Hafız Tevfik

DOKUZUNCUSU : Büyük Hafız Zühtü’dür. Bu zat, Ağrus’taki Nur Talebelerinin başında nazırları hükmünde olduğu bir zaman, Sünnet-i Seniyyeye ittiba ve bid’alardan içtinabı meslek ittihaz eden talebelerin manevî şerefini kâfi görmeyerek ve ehl-i dünyanın nazarında bir mevkî kazanmak emeliyle mühim bir bid’anın muallimliğini deruhte etti. Tamamıyla mesleğimize zıt bir hata işledi. Pek müthiş bir şefkat tokatını yedi. Hanedanının şerefıni zîr ü zeber edecek bir hadiseye maruz kaldı...

ONUNCUSU
: Hafız Ahmed (r.h.) namında bir adamdır. Bu zat, risalelerin yazmasında iki üç sene teşvikkârâne bir sûrette bulunuyordu ve istifade ediyordu. Sonra ehl-i dünya zayıf bir damarından istifade etti. O şevk zedelendi. Ehl-i dünyaya temas etti-belki o cihetle ehl-i dünyanın zararını görmesin, hem onlara sözünü geçirsin ve bir nevî mevkî kazansın ve dar olan maîşetine bir sühûlet olsun. İşte, hizmet-i Kur’âniyeye o sûretle, o yüzden gelen fütur ve zarara mukabil iki tokat yedi. Biri: Dar maîşetiyle beraber beş nüfus daha ilave edildi, perişaniyeti ehemmiyet kesb etti. İkinci tokat: Şeref ve haysiyet noktasında hassas ve hatta bir tek adamın tenkit ve îtirazını çekemeyen o zat, bilmeyerek bazı dessas insanlar onu öyle bir sûrette kendilerine perde ettiler ki, şerefı zîr ü zeber oldu, yüzde doksanını kaybetti ve yüzde doksan adamı aleyhine çevirdi...

ON İKİNCİSİ : Muallim Galip’tir (r.h.). Evet, bu zât, sâdıkane ve takdirkârâne, risalelerin tebyîzinde çok hizmet etti ve hiçbir müşkülat karşısında zaaf gösternıedi. Ekser günlerde geliyordu, kemal-i şevkle dinliyordu ve istinsah ediyordu. Sonra kendine, otuz lira ücret mukabilinde umum Sözler’i ve Mektubât’ ı yazdırdı. Onun maksadı, memleketinde neşretmek ve hem hemşehrilerini tenvir etmekti. Sonra bazı düşünceler neticesinde, risâleleri tasavvur ettiği gibi neşretmedi, sandığa bıraktı. Birden, elîm bir hadise yüzünden bir sene gam ve gussa çekti. Risalelerin neşri ile ona adavet edecek resmî birkaç düşmanlara bedel, zalim, insafsız çok düşmanları buldu, bir kısım dostlannı kaybetti.

Lem’alar, s. 39-44.

Sual: Has dostlarınıza gelen musîbetleri, tokat eseri deyip hizmet-i Kur’âniyede fütûrları cihetinde

bir itab telakkî ediyorsun. Halbuki size ve hizmet-i Kur’âniyeye hakîki düşmanlık edenler selamette kalıyorlar. Neden dosta tokat vuruluyor, düşmana ilişilmiyor?

Elcevap: sırrınca, dostların hataları, hizmetimizde bir nevî zulüm hükmüne geçtiği için, çabuk çarpılıyor. Şefkatli tokat yer, aklı varsa intibaha gelir.
Düşman ise, hizmet-i Kur’âniyeye zıddıyeti, mümanâatı, dalalet hesabına geçer. Bilerek veya bilmeyerek hizmetimize tecavüzü, zındıka hesabına geçer. Küfür devam ettiği için, onlar ekseriyetle çabuk tokat yemiyorlar.
Nasıl ki, küçük kabahatleri işleyenlerin nahiyelerde cezaları verilir, büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir. Öyle de, ehl-i îmânın ve has dostların hükmen küçük hataları, çabuk onları temizlemek için, kısmen dünyada ve süraten verilir. Ehl-i dalaletin cinayetleri o kadar büyüktiir ki, kısacık hayat-ı dünyeviyeye cezaları sığışmadığından, mukteza-i adalet olarak alem-i bekadaki Mahkeme-i Kübraya havale edildiği için, ekseriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar. İşte, hadîs-i şerifte

Zulüm devam etmez, ama küfür devam eder.

mezkûr hakîkate dahi işaretediyor. Yani, dünyada şu mü’min, kısmen kusuratından cezasını gördüğü için, dünya onun hakkında bir dar-ı cezadır. Dünya, onların saadetli ahiretlerine nisbeten bir zindan ve Cehennemdir. Ve kâfirler, madem Cehennemden çıkmayacaklar, hasenatlarının mükâfatlarını kısmen dünyada gördükleri ve büyük seyyiatları tehir edildiği cihetle, onların ahiretine nisbeten dünya cennetleridir. Yoksa, mü’min bu dünyada dahi kafirden mânen ve hakîkat nokta-i nazarında çok ziyade mesuttur. Adeta mü’minin îmânı, mü’minin rûhunda bir cennet-i mâneviye hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mahiyetinde mânevî bir cehennemi ateşlendiriyor.
Lem’alar, s. 46.

Bir kısım zayıf kardeşlerimiz muvakkaten vazgeçseler, belki kendileri bu belâdan kurtarılır diye iki defa bu imtihana giren ve mukabilinde bu kadar zahmet çektikten sonra faydasız, zararlı, kalben vazgeçmek değil, belki yalnız onları aldatmak için sırf zâhiri bir içtinab gösterebilir. Yoksa, hem kendine, hem

Dünya mü’minin zindanı, kâfirin ise cennetidir. (Hadîs-i şerif: Keşfü’l-Hafâ, c.1. s. 410; Müslim, Tirmizî, Taberanî rivayet etmişlerdir.) bizlere, hem kudsî mesleğimize zararı dokunur, cezası olarak aksi maksadıyla tokat yer.

Şûâlar, s. 265.

Risâletü’n-Nur şakirtlerinin, hüsn-ü hizmetine acele bir mükâfat gördüklerı gibi, hizmette kusur edenler dahi tokat yediklerini, Isparta’da olduğu gibi burada dahi gözümüzle gördük...

İkincisi : Üstadımıza ve Risâle-i Nur’a dört beş sene hizmet eden ve okutturan ve cidden taraftar bulunan bir zât, elinde dîne ait bir gazete ile geldi. Risâle-i Nur’un mesleğine muhalif bir cereyanın sahiplerine taraftarâne bir tavır gösterdiği zaman, Üstadımın canı çok sıkıldı. Bir iki gün sonra şiddetli, fakat şefkatli bir tokat yedi. Bir doktor ona dedi ki, "Eğer ameliyat yaptırmazsan yüzde yüz ölüm var." O da bilmecburiye ameliyat yaptırdı. Fakat şefkat ciheti imdada yetişerek, çabuk kurtuldu.

Üçüncüsü : Bir memur Risaletü’n-Nur’u kemal-i iştiyakla okurdu. Hem, Üstad ile görüşmeye ve tam ders almaya çalışıyordu. Birden, bir komiser tarafından ona evham verildi. O da görüşmeyi ve okumayı bırakıp başka şehre giderken, birden, sebepsiz bir taızda bir ayağı kınldı, bir ay çekti. Yine şefkat yâr oldu ki, şimdi tekrar okumaya şevk ile başladı.

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, s. 30.









  Ad Soyad
  Yorum