A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ Ekle
Psikiyatrik Ansiklopedi-M

Psikiyatrik Ansiklopedi-M Manganez Zehirlenmesi:Manganez zehirlenmesi en çok madencilerde görülür. Bu metal elektrik kaynağı, çelik, boya, seramik, linoleum, sabun ve pil yapımında kullanılmaktadır. Zehirlenme, karaciğer sirozuna, bazal nukleus dejenerasyonuyla ilgili nörolojik tezahürlere ve zihinsel semptomlara yol açar. Önleme endüstriyel korunma yoluyla ve tedavi sodyum kalsiyum edetatla kelasyon yöntemiyledir. Yorgunluk, güçsüzlük, uyku bozukluğu, emosyonel denge kararsızlığı ve psikoz gibi etkiler genellikle iyileşir. Bunlara eşlik eden Parkinson sendromuysa (çok kere piramidal ve serebellar belirtilerle birlikte) genellikle kalıcıdır.   Mani:Mani, depresyondan (bkz.) çok daha az görülmekle birlikte, ender rastlanan bir urum değildir. İlk nöbet çok kere adolesans döneminde olur ve hastalık ortalama otuz yaşlarında başlarsa da seyrek olarak orta veya hattâ daha ileri yaşlarda başladığı da görülebilir. İyileşme kadar nöbetlerin nüksetmesi olasılığı da hemen her zaman vardır ve hastaların çoğunluğu er veya geç depresyon durumları da geçirirler.



Tipik manik hastanın davranışı kolayca tanınır. Aşırı aktiftir, zamanını uykuda geçirmek istemez ve giriştiği sayısız işi tamamlayamayacak kadar dalgındır. Aynı zamanda delidoludur, atılgandır, hiçbir kural tanımaz ve herşeyle başa" çıkabilecek yetenekte olduğuna inanır. Durmaksızın konuşur ve cevap vermektense soru sorar. Bu karakteristik davranışa rağmen, genellikle ya hastanın konuşması izlenemeyecek kadar düzensizleştiği için, yahut da aslında kendinde varolmayan semptomları kabullenmekten hoşlandığı için, mani durumlarına çok kere yanlış olarak şizofreni (bkz.) teşhisi koyulur. Bazan, özellikle adolesanlarda ayırıcı teşhis gerçekten güçleşir; ancak, hastalığın düzenli biçimde artan bir aşırı aktivite ve duygulu bir iyimserlikle başladığı kesinse, görünüşte şizofreniyi andıran birçok özellik daha iyi değerlendirebilir.
Hasta ender olarak hastalığını kabul ettiği ve bazan başlangıçta yakınları bile bunu kabule yanaşmadıkları için, tedavi çok güç olabilir. Poliklinik tedavi birçok vakada yeterli değildir; hasta genellikle kendisine verilen ilaçları içmeden atar ve en etkin ilaç olan lityum başlangıçtaki dengeleme döneminde her gün denetim ve dozaja titizce uymayı gerektirir (ayrıntılar için LİTYUM"a bkz.). Bu nedenlerle çok kere hastanın gecikmeden zorla hastaneye yatırılması gerekir; çünkü hastalar zaten güç kazanabildikleri parayı çarçur ederek, utandırıcı yahut daha da kötü durumlarla sonuçlanan cinsel maceralara girerek ve yasa dışı yollara saparak kendilerine büyük zararlar verebilirler. İyileşme safhası da yine sorunludur.
Hastanın ruhsal durumuyla davranışı bir günden öbürüne değişebilir ve her an dep-ressif bir duruma girerek intihar girişiminde bulunması olasılığı vardır. Birçok manik - depressif kişi hastalığın nüksetmesine yatkın olmakla birlikte, olağandışı dürtü ve yaratıcı yeteneklere sahip olup çeşitli alanlarda başarı kazanırlar. Aslında, manik-depressif hastalık toplumun hem üst, hem de alt sınıflarında yaygın olan tek akıl hastalığı tipidir.
  Mani A Potu:Ender görülen ve oldukça az miktarlarda alkol kullanımının şiddetli saldırgan bir davranışla birlikte yoğun psikotik eksitasyona yol açtığı bir durumdur. Bilinç bulutlanması, hafif delüzyonlar ve hallüsinasyonlar mevcuttur. Bir saatten az ya da birkaç gün sürebilir. Birdenbire geçer ve hasta uykuya dalar. Genellikle şiddetli kişilik bozukluklarından mustarip hastalarda görülür.   Manik - Depressif Psikoz:Manik - depressif hastalık, affektif bozukluklar alt grubunda yer alan en kesin tanımlanmış bozukluk olup iki ayrı ve zıt tipte tezahür eder: Depresyon (bkz.) ve mani (bkz.). Depressif safhanın diğer depresyonlardan yeterince olmasa bile ayırdedilmesini sağlayan belirli birkaç karakteristiği vardır. Çok kere daha önce herhangi bir kayıp ya da hayalkırıklığı olmaksızın, birdenbire başgösterir. Depresyon hızla derinleşir ve bazan normal bir keder durumuna hiç benzemeyen «belirli bir nitelik» taşır. Nörotik depresyonlarda olduğu gibi bir günden öbürüne değişmez, ama kesin bir günlük değişkenlik göstererek sabah görülen en kötü durum gün ilerledikçe biraz düzelebilir. Hem konuşmayı, hem de genel motor aktiviteyi etkileyen bir retardasyona sık rastlanır. Buna çok kere hastayı rahatsız edici derecede bir konsantrasyon yeteneksizliği ve en sevdiği uğraşlara bile ilgi kaybı eşlik eder. Vejetatif bozukluklar şiddetli olabilir. Hasta iştahını kaybeder, cinsel arzusu azalır ve kilosu hızla düşer. Ayrıca özellikle gecenin ikinci yarısında uyuma güçlüğü çeker. Suçluluk duyguları sık görülür ve çok kere uzun zaman önce işlenmiş önemsiz suçlar üzerinde yoğunlaşır. Vakaların çoğunluğunda depresyon, hastanın hayatın yaşamaya değer olmadığını hissetmesine yol açacak derecede derindir ve bunun sonucunda da intihar her zaman ciddi bir risktir. Karakteristik olarak hastanın yargı yeteneği bozulur. Hasta olduğuna inanmaz ve durumunun kendi güçsüzlüğü yahut akılsızlığından ileri geldiğini düşünür; ya kötü yahut değersiz bir insan olduğu, ya da kendisini bir felâketin beklediği gibi konular üzerinde yoğunlaşan delüzyonlar gelişebilir. Hastalığın manik safhası ise birçok bakımlardan depressif safhanın ters görüntüsüdür. Hasta neşelidir, hayalkırıklığı ve başarısızlıklara karşı kayıtsızdır. Normalden çok fazla enerjisi vardır ve uyu-yamadığı için değil, yapacak çok şeyi olduğundan veya yorgunluk duymadığından, gecenin yarısını ayakta geçirir. Normalden fazla girişken ve daha az çekingendir; çok az tanıdığı kişilere müstehcen sözler söyleyerek yahut yersiz cinsel önerilerde bulunarak çevresini rahatsız edebilir. Bazan bu neşeli durumun yerini hemen öfke alır; hattâ bu hastalarda sinirlilik durumu, neşeden daha belirgindir. Hemen her zaman düşünce hızlanır. Zihin bir yığın tasarı ve fikirle doludur ve hasta pahalı ve gerçekleştirilmesi güç girişimlerde bulunabilir. Aynı zamanda durmaksızın ve hızlı konuşur («acele konuşma») ve çok kere tutarlı bir düşünce silsilesi sürdüremez («fikir kaçışı»). Oz-beğeni artar ve üstünlük delüzyonları gelişebilir (dünyaca ünlü bir şair olduğuna yahut ülkenin ekonomik sorunlarının çözüm yolunu bildiğine inanır). Bazı hastalarda değişik zamanlarda hem manik, hem de depressif hastalıklar gelişirken («bipoler hastalık»), bazılarında nüksedici depresyonlar görülür («ünipo-ler hastalık»); birkaçında da yalnızca manik hastalık gelişir. Karışık durumlara da sık rastlanır. Depresyonlardan önce yahut sonra kısa hıpomani episodları görülür; manik hastalıkta ise bunun tersi, yani manik safha sırasında depresyon, olur. Gerçekten de, birçok manik hastalıkta, herhangi bir safhada depressif özellikler görülür. Çok kere neşe durumu sırasında hasta kısa ağlama nöbetleri geçirir ve intihar olaylarına da sık rastlanır. Hastalığın süresi ve seyri epeyce değişkendir. Kronik depresyonlara, hattâ kronik maniye sık rastlanmakla birlikte, vakaların büyük bir çoğunluğu tedaviyle yahut tedavisiz sonunda tamamen iyileşir ve ne kadar çok nüksederse etsin, şizofrenideki gibi bir «bozukluk durumu» bırakmaz. Bir manik episodun süresi ortalama olarak yaklaşık üç ilâ beş ayken, depresyo-nunki altı ilâ sekiz aydır; ama her ikisi de büyük bir değişkenlik gösterir..Bipoler hastalıkların en sık görülen başlama yaşı 20-40 yaşlarıdır; ünipoler hastalıksa fok kere ilk olarak orta hattâ daha da ileri yaşlarda belirebilir. Kesin bir manik - depressif hastalık bir kez başladıktan sonra yeniden beliren episodlar kaçınılmazdır ve yaş ilerledikçe sıklaşma eğilimi gösterir; ama hastalık bu bakımdan da bir hastadan öbürüne değişkendir. Manik-depressif hastalıkta güçlü bir genetik faktör sözkonusudur ve birçok inceleme manik-depressif hastaların % 15"inde ebeveynin, kardeşlerin ve çocukların da etkilendiğini göstermiştir. Bu oran hastane gruplarından elde edildiği için, muhtemelen yüksek olabilir; ama hastalığın çocuğa geçmesi riskinin onda birden daha düşük olması ihtimal dışıdır. Kalıtım yolu bilinmemekle birlikte, en muhtemel yollar ya yetersiz penetranslı bir dominan gen, ya da çok-faktörlü kalıtımdır. Her iki durumda da, ortamsal etkilerin de en azından eşit ölçüde rol oynadığı kesindir ve çocuklukta ebeveynden birinin kaybı böyle bir faktör olabilir. Son zamanlarda, bipoler ve ünipoler hastalıklar arasında önemli farklar bulunduğu ortaya çıkmıştır. Her iki tip vakada da «soyaçe-kim» bir dereceye kadar sözkonusudur (bipoler hastalıktan mustarip kimselerin etkilenen akrabalarında ünipolerden ziyade bipoler hastalık görülür-aynı durum ünipoler vakalarda da geçerlidir) ve genetik yük bipoler grupta daha belirgindir. İkisi arasında ayrıca sistematik kişilik farkları da mevcuttur: Hem manik, hem de depressif hastalıktan mustarip olanlar daha enerjik, dışa dönük olup emosyonel bakımdan daha sıcaktırlar; yalnızca depresyondan mustarip olanlarsa, daha anksi-yöz ve içe dönüktürler ve belirgin obses-yonel eğilimler gösterirler. Son birkaç yıl içinde manik-depressif hastalığın fizyolojisi ve biokimyasında önemli bulgular elde edilmiştir. Manik-depressif tipteki şiddetli depresyon durumlarına çok kere hipotalamus ve beyin sapında hem katekolamin (noradrenalin ve dopa-min), hem de indolamin (5-hidroksitrip-tamin) deplesyonunun eşlik ettiğine ilişkin kanıtlar vardır ve bu deplesyonla ruhsal durum değişimi arasında nedensel bir ilişki olabileceği belirtilmiştir. Böylece reserpin beyin sapı aminlerinde benzer bir deplesyona yol açmakta ve depresyonu presipite edici özelliği bakımından tanınmaktadır; öte yandan, her iki antidepre-san ilaç grubu, yani trisiklik grup ve mo-noamin oksidaz inhibitörleri, beyin sa-pındaki amin düzeylerini yükseltmektedir. Son olarak da, intihar eden kişilerin beyin sapı amin düzeylerinin, başka bir nedenle birdenbire ölen kişilere göre daha yüksek olması ihtimali vardır. Ayrıca, bütün vücuttaki denge incelemelerine dayanan ve depresyonda intrasellüler sodyum muhtevasının anormal yükseldiğine,manide çok daha fazla yükseldiğine ve hastalığın iyileşmesinden sonra bu anormalliklerin de düzeldiğine ilişkin raporlar da vardır.
Manik-depressif hastalığın tedavisi, her zaman yeterli olmamakla birlikte, oldukça basittir. Depresyon vakalarından birçoğu ya bir trisiklik antidepresana, ya da ECT"ye cevap verir. Bazı hastalar selektif olarak bunlardan yalnızca birine cevap verirlerse de, depresyon ne kadar şiddetliyse, ECT"nin gerekmesi ihtimali de o kadar fazladır. MAO inhibitörleri genellikle etkisizdir. Manik hastalıklar çoğunlukla fenotiazinler (bkz.) yahut haloperi-dol ile kontrol altına alınır. Son zamanlarda lityum (bkz.) tuzlanyla uzun süreli tedavinin, manik-depressif (özellikle manik öğenin belirgin olduğu) hastalardaki ruhsal durum değişimlerini giderdiği ve-ye azalttığı ileri sürülmüştür. Kanda yüksek" lityum düzeyleri toksik olduğundan dikkatli bir dozaj kontrolü ve kan düzey-ler"nin sık sık belirlenmesi şarttır. Bu tedavinin yararı doğrulanırsa, yalnızca büyük bir terapötik aşama olarak kalmayacak, aynı zamanda teorik alanda yeni görüşler getirmesi bakımından da büyük bir önem taşıyacaktır.
  Marchıafava Hastalığı (Marchaıafava -Bıgnamı Hastalığı ):Seyrek rastlanan ve öncelikle İtalyan erkeklerinde görülen, korpus kallosumda primer dejenerasyon karakteristiği gösteren bir durumdur. Konvülsiyonlar, motor semptomlar ve belirtilerle birlikte demans mevcuttur; ayrıca anamnez, aşırı miktarlarda ucuz kırmızı şarap kullanımı gösterir. Bu durumun henüz bilinmeyen bir toksinden ileri gelmesi ihtimali vardır; bir vitamin yetersizliği hastalığı sayılmamaktadır.   Marfan Sendromu ( Araknodaktili):Marfan sendromunun karakteristikleri, koloboma ve göz merceği dislokasyonu dahil olmak üzere gözde başgösteren değişimler ve uzun, dar bir kafa, dar göğüs, uzun kol ve bacaklar, uzun parmaklar gibi bir yapıya (araknodaktili) yol açan iskelet değişimleridir. Akıl geriliği her zaman değilse bile, bazan şiddetli derecede mevcut olabilir. Bu sendrom, dominan tipte genetik kalıtımı izler.
Marusmus:Bebeklikte görülen ve vücut yağının genel kaybına yol açan, kronik bir beslenme yetersizliği durumudur. Bebeğin görünümü solgun, zayıf, apatetik ve düşkündür. Durumun temelinde bulunan fiz;k etkenler arasında kronik enfeksiyon, konjenital cnomaliler ve yetersiz beslenme vardır. Kötü yönetilen çocuk kuruluşlarındaki aşırı emosyonel yoksunluk durumu da, çocuk yeterli miktarlarda besin alsa bile, fizik hastalık sözkonusu olmaksızın, buna benzer bir tabloya yol açabilir.   Medıan:Median, düzenli olarak kaydedilen bir dizi gözlemin merkez değeridir. (Şekle bakarak «ortalama değer» ve «mod» ile karşılaştırınız). Ortalama değer, çok sayıda gözlemdışı değer yüzünden değişebileceği zaman, «median» yararlı bir ortalama sağlar.
Megalomani:Bu terimin kapsamına giren, abartılmış bir kendine önem verme durumu, en karakteristik olarak manide (bkz.) ve paranoid hastalıklarda (bkz.) görülür. Paranoid hastalıklarda, megalomanyak fikir içeriği daha tuhaf ve sistemlidir (örneğin soylu bir aileden geldiğine, yahut Tanrının elçisi olduğuna inanır). Manideyse, birçoğumuzda görülen bir eğilim olan kendini önemseme ve övmenin sınırsız bir abartılması biçiminde belirir (örneğin büyük bir yeteneğe, sezgiye yahut servete sahip olduğuna inanır).   Melankoli:Melankoli, M.Ö. 4 üncü yüzyılda Hippok-rat"ın tanımladığı dört delilik tipinden biriydi ve bunu izleyen 2000 yıl süresince akıl hastalıklarıyla ilgili bütün sınıflandırmalarda yer aldı. Oysa artık bu terim kullanılmamaktadır ve yerini onun kadar şiirsel olmayan «depresyon» terimi almıştır. Bugün melankoli terimi kullanıldığında, şiddetli veya psikotik depresyon mevcudiyeti anlaşılmalıdır.   Meskalin:Meskalin, kuzey Meksika"da yetişen Lop-hophora willi;amsii kaktüsünde bulunan bir alkaloiddir. Meskalin, santral sinir sisteminde depresyon etkisi yaratır ve liserjidin (bkz.) etkilerine benzeyen, ama daha zayıf psikotik değişimlere yol açar. Liserjid gibi, bu madde de seyrek olarak psikiyatride kullanılmakta ve transa benzer durumlar yaratabilmektedir. Hallüsi-nasyona yol açan ortalama doz, i.m. enjeksiyonla 400-700 mg"dır.   Mesomorf:Mesomorf, Sheldon"un somatotip sınıflandırmasındaki başlıca üç beden yapısı tipinden birinin özelliklerini taşıyan kişidir. Karakteristikleri mütenasip bir atletik çatı ve gelişmiş kaslardır.   Mikropsi:Normal kimseler düş sırasında yahut uykudan uyanırken nesnelerin büyüklüklerini değişik görebilirler. Bu gibi boyut değişimleri patolojik durumlara eşlik ettiği zamansa, genellikle toksik bir konfüzyon durumuna işaret eder: Deliriumlar, ilaç (özellikle LSD) entoksikasyonları ya da daha seyrek olarak temporal veya oksipi-tal lob epilepsisi.   Mikrosefalı:Bu terim «ufak-kafalı» anlamına gelir ve genellikle kafa çevresinin yaş ve cinsiyete göre ortalamanın altındaki üç Standard sapmadan daha küçük olması durumunda kullanılır. Mikrosefali, Mongolizm (Down sendromu) ve fenilketonüri gibi akıl geriliği gösteren birçok bozuklukta rastlanan klinik bir belirtidir. Bundan başka ender görülen ve bir otosomal reses-sif genden ileri gelen genetik mikrosefali, radiojenik mikrosefali, normal değişkenliğin aşırı bir ucu sayılan «fizyolojik» mikrosefali ve ateleiotik cücelik veya pig-me tiplerinde görülen mikrosefali de vardır.   Miksödem:Miksödemin erken dönemlerinde psikolojik fonksiyon bozukluğa uğrar. Hastalarda gittikçe artan bir yavaşlık ve unutkanlığın gelişmesiyle birlikte konsantrasyon ve ilgi bozulur. Bazı hastalarda apati, bazlarındaysa huysuzluk, sinirlilik ve kavgacılık görülür. Bütün bu semptomlar tiroksin tedavisiyle düzelir. Vakaların bir oranında açık psikoz, yani «miksödema-töz delilik» görülür. Bazı hastalarda organik bir psikoz başgösterir; birkaç vakada demans, diğerlerindeyse subakut delirium mevcuttur. Subakut delirium vakalarında görülebilen çeşitli psikotik özellikler bir bilinç bozukluğu çerçevesinde yer alır. Bazı hastalarda fonksiyonel bir psikoz da gelişebilir. Bazılarında genellikle retardas-yonun, seyrek olarak da ajitasyonun eşlik ettiği şiddetli depresyon mevcuttur. Vakaların bazılarında da oditer hallüsinas-yonların ve berrak bir bilinçlilik ortamındaki paranoid delüzyonların eşlik ettiği, şizofreniye benzer bir hastalık görülür. Organik psikozlar yeterli bir tiroksin tedavisiyle genellikle geçer. Fonksiyonel bozukluklardaysa tiroksine cevap bu kadar kesin değildir ve birçok vakada elek-trokonvülsif terapi ile psikotrop ilaç tedavisi de gerekebilir.   Minnesota Mültifaz Kişilik Envarterleri ( MMPI):MMPI, deneğin kabul edip etmediği biçiminde cevaplandırdığı 550 maddeden oluşan bir soru kağıdıdır. Bu test, bir «kişilik» (bkz.) envanteri olarak tanımlanmakla birlikte, kişiliğin normal boyutlarıyla değil, hipokondriasis, depresyon, histeri, psikopati, paranoia, psikasteni, şizofreni ve hipomaniye yönelik patolojik eğilimlerle ilgilidir. Ayrıca «erkeklik-ka-dınlık» eğilimlerini değerlendirmek ve yalan söyleme ile daha ayrıntılı yanlış cevap eğilimlerini kontrol etmek için kullanılan cetveller de vardır. Cetveller söz-konusu teşhislerin koyulduğu hastaların verdikleri cevaplara dayanılarak hazırlanmış ve standardlaştırılmıştır, ama doğrudan doğruya teşhis bakımından geçerlilikleri düşüktür. Yine de, belli bir puan tablosunun ya da «profillerin», nörotiklerle psikotikleri normal deneklerden ayırdet-tiği ispatlanmıştır ve bu test ustalıklı bir yorumla yararlı bir tarama aracı olabilir.   Mizaç:Mizaç bir kimsenin emosyonel yahut örektik yapısının karakteristik özellikleri anlamına gelir: Yani ruhsal durumunda önde gelen nitelik ve denge kararsızlığı, emosyonel tepkilerinin çabukluğu ve yoğunluğu. Kişiliğin (bkz.) mizaç yönünü, genellikle yapının belirlediği ve temelinin genetik olduğu kabul edilmektedir. M .S. 2 inci yüzyılda Galen, Hippokrat"ın görüşlerini genişleterek dört mizaç tipi ileri sürmüştür: Melankolik, kolerik, iyimser ve flegmatik. Bu mizaç tipleri vücuttaki belli «hümörlerin» oranına göre belirleniyordu. Daha yeni teoriler arasında, psikiyatri alanında en etkili olan Kretseh-mer"inki (bkz.) olmuştur. Kretschmer iki karşıt beden-yapısı tipi tanımlamıştır: Piknik (tıknaz ve yuvarlak hatlı) ve lep-tosomatik (bkz.) ya da astenik (ince ke mikli, uzun ve zayıf yapılı) tipler. Ayrıca, bu iki tipin arasında yer alan bir «atletik»tipten de sözetmiştir. Kretschmer piknik tiplerde ruhsal durumun değişkenlik gösterdiği, siklötimik (bkz.) bir kişiliğin geliştiğini ve bu tiplerin aslında girişken ve iyi huylu olmakla birlikte, manik-depres-sif psikoza yatkın olduklarını ileri sürmüştür. Öte yandan, leptosom ise şizoti-mik (yani içine kapanık, utangaç ve eksantrik) ve şizofreni gelişimine yatkındır. Şizofreniyle bu mizaç tipi arasında birtakım korelasyonların bulunduğuna ilişkin bazı ampirik dayanaklar vardır. Kişileri, üç temel beden yapısına doğru olan eğilimleri bakımından soma-totiplere (bkz.) ayıran Sheldon (bkz.) da buna benzer, ama daha geniş kapsamlı bir teori ileri sürmüştür. Bu somatotipler-ektomorf (bkz.), mesomorf (bkz.) ve en-domorf (bkz.)-daha ziyade Kretscmer"in tiplerine benzemekte ve karakteristik mizaçlarda yansıdıkları düşünülmektedir.   Mod:Mod, bir gözlem dizisinde çok sık başvurulan bir ölçümdür. (Şekle bakarak ortalama değer ve median ile karşılaştırınız.) Mod en sık insidansı gösterir ve özellikle frekans dağılımının çarpık olduğu durumlarda yararlıdır.
Model Psikoz:Model psikoz», düşük dozlarda verilen bazı maddelerin (örneğin LSD bkz.), meskalin-(bkz.), şizofreniyi andıran bir etkiye yol açtığı gözleminden ötürü ortaya çıkmış bir terimdir. Bu gözlemin şizofreninin temelindeki spesifik kimyasal yahut :-):-):-):-)bolik anomaliler için bir ipucu sağlaması umudu, henüz gerçekleşmemekle birlikte, büyük bir olasılık taşımaktadır. Çeşitli maddelerle entoksikasyonu, birtakım emosyonel ve algısal değişimlerin izlediği göz önünde tutulmalıdır; bu gibi entoksikasyonlar bazan istenerek (örneğin alkol), bazan raslantı sonucu (ilaç yan etkileri), bazan da kaza sonucu (endüstriyel maddeler) görülmektedir; ancak, belirgin bir yüzeysel benzerliğe karşın, hallüsinojenlerin (bkz.) etkileriyle doğal gelişen psikozlar arasında önemli farklar vardır. Yirmi dört saati aşan bir süre boyunca kesintisiz olarak duyusal stimülasyondan yoksun bırakılan deneklerde de psikozu andıran bir durum gerçekleşmektedir.   Model Tedavisi:Taklit yoluyla uygulanan bir yöntemdir. Terapistin fobik bir duruma girdiğini görmek, hastayı aynı duruma girmek üzere harekete geçirebilir. Bu yöntem en çok hayvan fobisi vakalarında, tek başına veya zorlama terapisi (bkz.) yahut desensi-tizasyonla (bkz.) kombine olarak kullanılmaktadır.
Mongolizm:(Down sendromu)
Mongolizm vakalarının yaklaşık % 97" sinde 21 no. lu kromozom trisomisi olduğu sanılan, G grubundan fazla bir oto-somal kromozom vardır; geri kalan % 3" üyse ,bazıları normal ve trisomik hücrelerin karıştığı mozaik vakalar, bazıları da fazla G grubunun başka bir G grubu kromozomla (G/G translokasyonu) yahut bir D grubu kromozomla (D/G translo-kasyonu) birleştiği kromozomal translo-kasyon vakalarıdır.
Translokasyon mongolizmi gösteren hastaların ebeveynleri ve akrabaları dengeli birer translokasyon taşıyıcıları olabilir; bu durum sitogenetik tekniklerle teşhis edilir ve evlenen çiftlere genetik bilgi verilirken değinilmesi önemlidir, çünkü bu gibi taşıyıcıların mongoloid çocuk dünyaya getirmeleri riski yüksektir. Mongolizm insidansı yaklaşık olarak canlı doğan 660 bebekten biri olarak belirlenmiştir. Doğumda kendini belli eder. Klinik özellikleri arasında tipik yüz biçimi, kısa gövde ve derin vücut boşlukları, genel hipotoni, alacalı deri rengi, bazı vakalarda tek transvers avuç içi çizgileri ve ayak tabanında birinci ve ikinci parmaklar arasından geriye doğru bir iz, blefarit, iriste benekler (Brushfield lekeleri), sık sık da konjenital kalb bozukluğu vardır. Akıl geriliği birçok vakada şiddetlidir. Mongoloid kişilerde beklenecek en yüksek akıl fonksiyon düzeyi yaklaşık IQ 60 olmakla birlikte, birçoğu çok daha düşük olduğundan bu düzey olağandışıdır. Antibiotiklerde kaydedilen ilerlemeler yaşam süresini epeyce uzatmıştır; ilk yıldan sonra yaşamayı sürdüren birçok mongoloid bebeğin normal ya da normale yakın bir süre yaşamaları beklenebilir. Yine de bu bebekler solunum yolu enfeksiyonları ve pnömoniye karşı özellikle duyarlıdırlar.
Monoamin Oksidaz İnhibitörleri (Maoi"ler):MAOI"lerin öfori etkileri, anti-tüberkül maddeleri olarak kullanılmaları sırasında kaydedilmiştir. Bu maddelerle yürütülen ilk kontrolsuz denemeler büyük bir ilgi yaratmıştır. Ancak, sonraları yapılan daha eleştirili değerlendirmeler ve yan etkiyle toksisite gibi sorunların anlaşılması bu ilginin yönünü değiştirmiştir.
Adından da anlaşıldığı gibi, bu bileşikler monoaminlerin yıkımından sorumlu olan monoamin oksidaz (MAO) enziminin etkinliğine müdahale ederler. Gösterdikleri antidepresan aktivitenin beyindeki MAO" nun inhibisyonuna ve sonucunda sinaptik bağlantılardaki iletici amin miktarlarını artırmalarına dayandığı düşünülmektedir. Bu bileşikler hızla absorbe ve meta-bolize olur, aktif ara bileşikleri oluşabilir ve tek bir dozun büyük bir oranı bir gün İçinde ayrışarak itraha uğrar. Klinik alanda kullanılan bileşikler çoğunlukla hidrazin türevleridir; örneğin, ipro-niazid, nialamid, izokarboksazid, fenelzin ve mebenazin. İproniazid bu grubun prototipiydi, ama toksisitesi nedeniyle yerini daha sonra bulunan türevlere bırakmıştır. Gruptaki öteki türevler iproniazide kıyasla terapötik bakımdan daha az etkin, ama buna karşılık daha az da toksiktirler. Fenelzin ve izokarboksazid en yaygın kullanılan türevlerdir.
Hidrazinden türetilmeyen bir MAOI olan tranilsipromin antidepresan olarak kullanılmaktadır. Bu bileşik, hem iproniazidi, hem de kimyasal bakımdan benzediği amfetamini andıran ikili özelliklere sahiptir.
MAOI"lerin, özellikle anksiete ve fobik durumlar eşliğinde başgösteren depressif hastalığın tedavisinde sınırlı olmakla birlikte yararlı bir yerleri vardır. Klinik etki, tedavinin başlatılmasından beş gün ilâ üç hafta ya da daha sonra görülür. Otonom yan etkiler arasında hipotansiyon (sık görülür), bulanık görme, ağız kuruması, konstipasyon, miktürisyon zorluğu ve geç ejakülasyon vardır; bunlar hafif olmakla birlikte rahatsız edicidir. Fenelzin uyku hali yaratabilir; tranilsipromin ise stimülan etkisi dolayısıyla uykusuzluğa yol açabilir. Eksitasyon durumlarından ve toksik psikozlardan da sözedilmiştir. Daha da ciddi toksik reaksiyonlar görülmüştür. Birçok MAOI, serbest katekola-minleri bağlanma yerlerinden ayırdığından, hipertansif krizlere yol açabilir; buna en sık tranilsipromin tedavisinde rastlanmaktadır (200"de bir). Başka ilaçlar, özellikle amfetamin, efedrin ve fenilefrin gibi sempatomimetik bileşikler de hipertansif krizleri presipite edebilmektedir. Presör amin ihtiva eden çeşitli besinler bir krize neden olabilir; böyle besinler arasında ilk bulunan peynir olduğu için, bu reaksiyona «peynir reaksiyonu» (bkz.) adı verilmiştir. Hidrazin bileşikleriyle ilgili ender görülen bir komplikasyon da hepatosellüler sarılıktır. Birçok MAO inhibitörü çeşitli ilaçlarla interaksiyon gösterir. Alkolün, barbitürat-ların ve insülinin etkisini artırırlar. Bazı narkotik analjeziklerle tehlikeli reaksiyonlar gelişmiştir. Antiparkinson ilaçları ve rcserpinle, eksitasyon görülebilir. Antihi-pertansif ilaçlarla da çeşitli interaksiyon-lar görülmektedir; metil dopâ eksitasyo-na yol açabilir, ganglion blokajı yapan hipotansif ilaçların etkisi güçlenebilir ve guanetidine karşı antagonizm gelişebilir. Trisiklik antidepresanlar ise, seyrek olarak konvülsiyonlara, koma ve ölüme yol açan bir santral eksitasyonu harekete geçirebilirler.
İlaç interaksiyonları MAOI bileşiklerinde ciddi bir sakıncadır; üstelik psikiyatrik bir bağlamda trisiklik antidepresanlarla interaksiyon özellikle güçlük yaratmaktadır, çünkü depresyonun MAOI bileşiğine cevap vermemesi durumunda, trisiklik bir madde verilebilmesi için tedavinin üç hafta süreyle durdurulması gerekmektedir. Öte yandan, bazı psikiyatristler şiddetli depresyon vakalarından bir oranının bir MAOI ile aynı zamanda uygulanan trisiklik bir antidepresan (genellikle amitriptilin) tedavisine çok iyi cevap verdiğini ispatlamışlardır. Ancak bu terapi her zaman psikiyatristin doğrudan doğruya kontrolü altında uygulanmalıdır.
  Morita Terapisi:Dr. Shoma Morita, esasını Zen Budizm"den (bkz.) alan ve tedavi ettiği Japon hastalar için özellikle uygun olan bir terapi geliştirmiştir. Hastaya hem içerden, hem de dışardan uygulanan sıkı bir disiplin, yoğun çalışma, hastalığın ve semptomların sürekli olarak yadsınması, hastanın toplumda şikayetsiz yaşamasını sağlamaktadır. Morita terapisi ve Zen Budizm, Japonya"da nörotik bozukluklarda ve karakter bozukluklarında yaygın olarak uygulanmaktadır.   Motor Bozukluklar:Akıl bozukluğu vakalarında motor bozukluklar çok sık ve çeşitli tipte görülür. Hareket azalması stupor"daki yahut katalepside (bkz.) görülen taşlaşmış pozlar-daki gibi tam bir hareketsizlik biçiminde belirebilir. Retarde depresyon (bkz.) vakalarındaki gibi ifade hareketlerinin ve özellikle jestlerin tamamen kaybolduğu hareket yavaşlaması ve azalması da olabilir. Hareket artışıysa, manide (bkz.) görülen hızlı, abartılmış ve değişken hareketlilik ya da ajite depresyondaki huzursuzluk ve daha tekrarlı hareketlilik biçimindedir. Hareket anormalliği stereotip davranışlar (bkz.), yapmacıklı hareketler ve katalepsideki otomatik itaat biçiminde, yahut da obsesyonel (bkz.) hastalarda görülen tekrarlı ritüeller biçiminde belirir. Tiklerde, tremorlarda ve habitüel spazmlarda sınırlı tekrarlı hareketler görülebilirken, birçok organik hastalıkta da motor bozukluklar gelişebilir (örneğin Huntington koresi-bkz.).   Muayene,Psikiyatrik:Vakaların hepsinde aşağıdaki soruların cevaplandırılmasına çalışılmalıdır: 1. Bu hastada niçin şu anda psikiyatrik semptomlar gelişti? 2. Niçin bu tip bir bozukluk gelişti?
3. Hangi tedavi yöntemleri endikedir?
4. Bozukluğun mevcut ve gelecek durumunda prognoz nasıldır?
Bu sorular hastadan ve yakın bir akrabası yahut dostundan dikkatli bir anamnez alınarak, akıl durumu incelenerek ve tam bir fizik muayene yapılarak cevaplandırılır. Soruşturma ustalığı hastayla erken bir ilişki kurmaya ve katkılı bir gözlemci rolünü benimsemeye bağlıdır. Psikiyat-rist verileri hangi sıraya göre düzenleyeceğini kendisi belirlemelidir, ama hastanın doğal bir sırayla konuşmasına da izin vermelidir; bu arada, arasıra konuya yön verebilir ve bazan belli bir hususu aydınlatmak için daha erken bir safhaya dönebilir. Psikiyatrist, hastanın söylediklerini anladığı zaman bunu belirterek onu ra-hatlatmalı ve ne kasdettiğini anlamadığı zaman bunu da açıkça söylemelidir. Bazan iki seansta tamamlanması gerekebi-len ilk görüşme, anamnezin alınmasını (mevcut hastalık, daha önceki sağlık durumu, kişisel geçmiş, vb.) kapsar ve ayrıntılı muayenede ele alınması gerekli odak noktalarına ilişkin ipuçları sağlar. Klasik bir şizofrenik hastalık yahut organik bir demans gibi bazı bozukluklara, mevcut hastalıkla ilgili anamnezin alınması ve akıl durumunun muayenesi yo: luyla teşhis koyulabilir. Oysa nevroz ve affektif bozukluk vakalarının çoğunluğunda, hastanın daha önceki kişiliğine ve yaşantısına daha çok dikkat edilmelidir. Akılda tutulması gereken esas nokta, anksiete, depresyon, vb. gibi durumların, tıpkı bir enfeksiyon hastalığmdaki pirek-si gibi, yalnızca semptomlar oldukları ve teşhisin temeldeki etkene dayandığıdır. Psikiyatrik bozukluklarda yanlış teşhis ve tedavi, genellikle yalnızca semptomların değerlendirilmesinden ve etyolojinin ihmalinden ileri gelir. Hekim etyoloji sorununa, hastanın hasta olmadan önce nasıl bir kişilik gösterdiğini kendi kendisine sorarak yaklaşmalıdır:
1. Hasta yaşamı boyunca hiçbir zaman dengesiz bir uyumdan fazla başarı sağlayamamış bir kişi miydi? Böyle bir hastanın anamnezinde, bazıları öbürlerinden daha stress"li birçok olaya karşı bir tepki olarak gelişen psikiyatrik semptomlar bulunacaktır. Bu durumda, mevcut semptomlar bir kişilik bozukluğu bakımından geçerli midir?
2. Hasta daha önce olumlu bir kişiliğe sahiptiyse, eskiden her zaman çözümle-yebildiği halde, bugün çözümleyemediği olağanüstü bir stress ile mi karşılaştı? Bu stress"ler fiziksel," endokrin yahut psiko-jen olabilir; psikojen stress"ler ise non-spesifik, spesifik ya da hastanın özel bir duyarlık gösterdiği çeşitten olabilir. Bunlar ayrıca kümülatif ve ek nitelikte de olabilir. Böylece, klimakterik devre ile ilgili bir menoraji nedeniyle anemik olan ve hasta annesine bakan bir kadın, eşinin ölümünün yol açtığı ek bir stress"den sonra ruhsal çöküntüye uğrayabilir.
3. Hastanın kişiliği genellikle dengeli olsa bile, psikiyatrik hastalığa (örneğin depresyona) karşı genetik bir predispo-zisyon sözkonusu olabilir; böylece oldukça hafif bir stress, çok kere karakteristik özellikler gösteren böyle bir hastalığı presipite edebilir. Bu tip bir genetik pre-dispozisyonun kanıtları hastanın ailesiyle ilgili anamnezinden yahut kişiliğinin bazı karakteristiklerinden ortaya çıkarılabilir.
Yukarıda özetlenen biçimde bir araştırmadan sonra, hastada niçin şu anda belli bir bozukluğun geliştiğine ilişkin gerçekten akla yatkın bir açıklama bulunamazsa, vaka sub judice bırakılır. Daha ileride yapılacak araştırmalar hastanın stress" leri çözümleyememesine ve sonucunda psikiyatrik semptomların gelişmesine yol açan temel etken olarak, gizli kalmış bir organik bozukluğu ortaya çıkarabilir. Psikiyatrik teşhis, esas olarak, kesin olmalıdır; çünkü organik bir etken ihtimalinin
«elimine edilmesi» tehlikeli olabilir. Aynı şekilde, fizik muayene her zaman önem taşımakla birlikte, anamneze dayanan ipuçları hangi bedensel sistemin daha çok dikkat gerektirdiğine işaret edecektir. Yetişkin genç hastalarda fizik muayene çok kere negatif bulgu verir, ama bu bilgi hastaya güven vermede kullanılabilir; muayene ayrıca hastaya psikiyatristin de bir hekim olduğunu hatırlatır.
  Multıple x Sendromları:Bu sendromlar, X kromozomunun düpli-kasyon veya triplikasyonuyla ilgili kromozom anomalileridir. Erkeklerde Klinefel-ter sendromu (bkz.) yahut kadınlarda trisomi (bkz.) biçiminde gelişir. Akıl bozukluğuna her zaman değilse bile sık rastlanır.
Munchausen Sendromu:Ameliyatın zorunlu sayılabileceği ciddi bir .abdominal bozukluk belirtileri dolayısıyla sık sık hastaneye yatırılmaları gereken ufak bir grup hasta vardır. Laparotomi hiçbir anomali göstermez, hasta taburcu edilir ve ileride aynı semptomlarla başka bir hastaneye başvurur. Nedeni anlaşılmayan bu tuhaf durumun karakteristikleri tekrarlanan laparotomiler, psikopatik kişilik eğilimleri ve hastanın bilerek kendisine zarar vermesidir. Bir tıp yahut cerrahi servisine yatırılmak için hastaneden hastaneye dolaşan bu hastalar psikiyatri servisine ender olarak ulaşırlar.   Müzik Terapisi:Müzik yoluyla ruhsal durumu etkileme yöntemi, akıl bozukluğunun tedavisinde uygulanmıştır. Yatıştırıcı, heyecanlandırıcı, fantazi uyarıcı ya da başka özellikleri bakımından, belli müzik parçaları seçilir; hastalar bunları genellikle grup halinde dinlerler. Çocuklar arasında perküsyon grupları yahut daha sofistike müzik grupları kurulabilir; sonucunda gösterilen faaliyet, ruhsal bozukluğu olan çocuğu topluma alıştırmada yararlı olmaktadır.














  • diline pelesenk olmak ne demek
  • dillere pelesenk olmuş ne demek
  • pelesenk
  • pelesenk ne demek
  • Pelesenk Ne Demek – Pelesenk Sözlük Anlamı
  • pelesenk olmak ne demek
  • pelesenk olmak ne demektir
  • pelesenk olmuş ne demek
  • Yüksek Yüksek Tepelere sözleri