A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ Ekle
Psikiyatrik Ansiklopedi (I-İ)

Psikiyatrik Ansiklopedi (I-İ) Ibogaın:bogain, Afrika"da yetişen bir çalıdan elde edilen bir alkaloiddir. Avlanan yerliler tarafından, bir iki gün zihinsel uyanıklıklarını kaybetmeden hareketsiz kalabilmeleri için kullanılırdı. Bir antidep-resan olarak kullanılabileceği ileri sürülmüştür, ama tababetteki yeri henüz saptanmamıştır.
  Içe Dönüklük:İçgüdüsel (libidinöz) enerjinin benliğe yönelmesi anlamına gelen bu terim (entroversiyon) özellikle Jung"un çalışmalarıyla ilgilidir. Nesnel sevgide motor deşarj ihtiyacı vardır, ama içe dönük ki side (entrovert) tatmin hayalî bir tepkiyle sağlanır. Ekstrovert kişilere kıyasla, entrovert kişilerde, santral sinir sistemi uyarım seviyesi daha yüksektir. Belirgin içedönüktük, bazı şizofrenik psikozların. özellikle «simpleks» grubunun bir özelliğidir.   Içgüdü:Modası geçmiş olan bu kavram, bugün yalnızca yüzeysel bir anlamda kullanılmaktadır. Birbirleriyle aralarında korelasyon olmayan birkaç davranış özelliği için kullanılması ve bu özelliklerle ilgili yanlış anlamalara yol açması nedeniyle içgüdü terimi bugün kullanılmamaktadır. 1. içgüdü ya da içgüdüsel davranış, genetik olarak belirlenen ve yaşantıdan bağımsız olarak gelişen davranış anlamına geliyordu. Bugün şu hususlarda fikir birliğine varılmıştır: (a) Öğrenme (bkz.), yaşantının yalnızca bazı etkileriyle ilgili olduğundan, öğrenilmiş ve öğrenilmemiş davranış arasında ayrım yapmaya çalışmak yararlı değildir; (b) bütün davranış lar iç gelişime ve bazı ortamsal durumlara bağlı olduğundan, yaşantıya dayanan ve dayanmayan davranışlar arasında ayrım yapmaya çalışmak da yararlı değildir; (c) gelişimle ilgili olarak sorulacak yararlı sorular farklılıklara yöneltilmeli-dir-iki tür hayvan arasındaki davranış farkı genetik mi, yoksa ortamsal farklılıklara mı dayanmaktadır? Bunlar açıklandıktan sonra, genlerin ya da ortamın ne gibi etkiler yarattığı konusunda sorulacak sorulara uygun cevaplar bulunabilir.



2. «iç dürtü» anlamına gelen içgüdü. Freud, McDougall, Lorenz ve diğerlerinin kullandıkları, motivasyonla ilgili, modası geçmiş enerji modellerinde kökenini bulan bu kavram belki klinik bakımdan yararlı olmakla birlikte, bilimsel geçerliği düşüktür. Bu modeller davranış düzeyinde ele alındığında (a) çok kere faydacı açıdan kullanılır (örneğin, kuş niçin yuva yapar?-Cevap: Yuva yapma içgüdüsü nedeniyle); (b) çok kere davranışın değişik yönleri ve tipleri arasında, gerçekte varolmayan, ortak etkensel bir temel mevcut olduğunu varsayar; ve (c) çok kere hedef ya da tamamlayıcı stimu-lusların rolünü ihmal ederek, davranışın yalnızca eylemle sonuçlandığını varsayar.
içgüdü teriminin hâlâ kullanıldığı yerlerde, yazarın bunu hangi anlamda kullandığını anlamak için metnin dikkatle incelenmesi şarttır.
  ID:id, Freud"un kullandığı bir psikanaliz kavramı olup, ego ve süperego ile birlikte psişeyi oluşturur. Id"in bir psişik enerji ya da libido deposu olduğu ve doğumda tam olarak geliştiği ileri sürülmektedir. Bu enerjinin içgüdüsel talepleri her za man bilinçsizdir ve dış gerçeklikten çok uzaktır. Süperego (vicdan) ve ego (psi-şenin gerçekliği deneyen bölümü) id impulslarını değiştirir - Ahlakdışı, içgüdüsel id, dış gerçekliğin (ego) talepleri ile bunları eleştiren süperego arasında sürekli bir denge kurulmasına çalışılmalıdır. Bütün bu süreç boyunca Ego, bütünlüğünü korumalıdır.   Idantifikasyon:Bir kişi, dış dünyadaki bir nesneyi zihinsel bir tablo olarak, entrojeksiyon (bkz.) yoluyla kendinde topladığı, sonra da bu entrojekt kavramına uygun düşündüğü, hissettiği ya da eylemde bulunduğu zaman, idantifikasyon terimi kullanılır. Bu proçes daha ziyade bilinçsizdir ve bu mekanizma sayesinde çocuk kendisini geliştirip değiştirebileceği, aynı cinsiyette, uy gun bir model bulur (örneğin, anre ya da baba).
idantifikasyon çok kere bir savunma mekanizması olarak da kullanılabilir-duyar-lı bir kişi, kendisini hüsran dolu ortamının bazı yönleriyle özdeşleştirerek öz-say-gışını ve öz sevgisini korur. «Saldırganla özdeşleşme» mekanizmasının temeli de budur.
  Idio Savan:Çok ender durumlarda, şiddetli akıl geriliği gösteren bir hastada münferit olarak normal ya da olağanüstü bir yetenek be-lirebilir. Bu tip kişiye idio-savan adı verilir. Bu gibi vakaların büyük bir oranını oluşturan enfantil otizm (bkz.) vakalarında, bazan bir akıl geriliği tablosunda yer yer yetenek bölgeleri gözlemlenir.   Idiopatik Hipoparatiroidizm:Ender görülen, bazan familyal olan bu bozukluk, daha ziyade çocukluk döneminde gelişir. Erkek çocuklardan çok kız çocuklar etkilenir. Çocuklardaki konvülsi-yonlarda, kusma ve papillödem kadar te-tani de görülebilir. Hipûkalsemi düzeltilmediği takdirde, psikolojik hasar gelişerek çocukta akıl geriliğine yol açabilir.
Idıo:İngiltere"de bugün yürürlükte olmayan Akıl Yetersizliği Kanunundaki tanıma göre, idiolar «kendilerini olağan fizik tehlikelere karşı koruyamayacak derecede akıl yetersizliği» gösteren kişilerdir. Bu tip kişiler, bugün kanunen şiddetli derecede akıl geriliği gösteren kişiler sınıfına girmektedir. İdio, sıfatıyla I.Q, arasında bir ilinti kurulması ve I.Q."ları 20"den düşük olan kişilerin idio olarak sınıflandırılmaları âdet haline gelmiştir. Bu ilinti, kullanım yoluyla yerleşmiş ve «idio seviyesi» terimi psikolojik değerlendirmede hâlâ anlam taşımaya devam etmiştir.
Ikna:Bir psikoterapi tekniği olarak ikna Freud tarafından geliştirilmiştir. Tartışma ve hekimin bilgisini kullanması yoluyla, hasta semptomlarını aslında yalnızca kendisinin uydurduğuna, bunların kendisine de, başkalarına da zararlı olduğuna ikna olur. Bu yöntemi uygulayabilmek için, hekim kendi bilgisine ve hastası üzerindeki hâkimiyetine güvenir.   Ilaçla Meydana Gelen Depresyon:Bazı ilaç uygulamalarının, raslantı olamayacak kadar yüksek bir ciddî depresyon insidansıyla ilgili olduğu ve diğer ilaçlarda da benzer bir ilişkiden şüphelenildiği bilinmektedir. Bunların en iyi bilinen örneği bir Rauvvolfia alkaloidi olan reser-pindir. 1950"lerde trankilizan olarak yüksek dozlarda kullanıldığı zaman, hastaların % 30"u kadarında depresyon ve birkaç intihar girişimi rapor edilmiştir. Bugün hipertansiyon tedavisinde yaygın olarak kullanılan daha düşük dozların depresyona yol açtığı konusunda daha az delil olmakla birlikte, buna inanılmaktadır. Bu nedenle, reserpin ihtiva eden müstahzarlar, depressif hastalık geçirmiş hastalara verilmemeli ve ilaç kullanımı sırasında depresyon gelişen hastalarda nıedi-kasyona devam edilmemelidir. Diğer birtakım ilaçların, uzun süreli şizofreni tedavisinde depresyonu presipite ettiklerinden ya da buna yol açtıklarından şüphelenilmektedir; bunlar arasında oral kontraseptif müstahzarları, alfa metildo-pa, fenobarbiton ve piperazin grubundan olan fenotiazznler vardır. & Doğum kontrol hapı» için bu bakımdan güçlü deliller vardır ve progesteron muhtevası yüksek olan müstahzarlarda bu risk özellikle yüksektir; diğerlerinde, bu deliller daha ziyade klinik izlenimlerle sınırlıdır. Reserpinde olduğu gibi, depresyon geçirmiş hastalarda bu ilaçlardan kaçınılması ve medikasyon sırasında bir depresyon geliştiği takdirde, medikasyonun durdurulması tavsiye edilir. Son olarak, steroid-lerin normal olarak öfori durumu sağladığı düşünülmesine rağmen, bunların presipite ettiği akut psikotik reaksiyonlar bazan depressif tipte olabilir.
Ileriye Dönük Araştırma:İleriye dönük bir araştırmada, bir grubun karakteristikleri bilinir ve etyolojiyi tanımlamak için, hastalığın müteakip gelişimi kaydedilir. Son zamanlarda,, doktorlar üzerinde yapılan, sigara kullanımıyla ilgili bir inceleme ve daha sonra araştırılan mortalite tipik bir örnektir. Böyle bir inceleme geriye dönük araştırma (bkz.) ile karşılaştırılmalıdır.
İllüzyonlar:illüzyon, bir stimulusun yanlış yorumlandığı bir algı yanılmasıdır. Algı yetersizliği durumlarında (örneğin, karanlıkta bir ağacın hayvana benzetilmesi), ya da duyusal yanılgı yaratmak için tasarlanan durumlarda (örneğin, optik ve teatral illüzyonlar) belirebilir. Ruhsal bir durum ya da bir beklem (örneğin, korku ya da umut) illüzyon oluşturabilir ve akıl hastalığında sık sık delüzyonlarla (bkz.) birlikte görülebilir.   İminodibenzil Türevleri:Iminodibenzil bileşikleri trisiklik anti-depresanlardır. Imipramin, bu grubun prototipidir. Sedatif özelliği nispeten hafiftir ve trisiklik antidepresan bileşiklerinin (bkz.) genel özelliklerini taşır. Imipramin ile bu bileşikten türeyen desipra-min arasında yakın ilişki vardır. Desipra-min, bu ana bileşikten biraz daha çabuk etkinlik gösterir ve etkileri aynı olmakla birlikte yan etki insidansı daha düşüktür. Bu grubun üçüncü bileşiği olan trimipra-min, gösterdiği sedatif etki nedeniyle öbür bileşiklerden ayrılır. Yaşlı hastalar trisiklik bileşiklere daha çok duyarlık gösterdiklerinden, bu hastaların tedavisinde çok kere bu b leşikler düşük dozlarda uygulanır..Bu seriye son zamanlarda eklenen başka bir bileşik de klomipramin-dir.
Bu bileşik grubunun yol açtığı yan etkiler ağız kuruması, uyum güçlükleri, mik-türisyon bozuklukları ve hipotansiyondur. Bunlar karaciğer bozukluğu, dolaşım ye tersizliği, idrar retansiyonu ve glokom vakalarında kontrendikedir ve monoamino oksidaz medikasypnu sırasında ya da sonrasındaki 14 gün içinde son derece dikkatli uygulanmalıdır.
Impotentia Ejaculandi:Cinsel temas sırasında ejakülasyonun gerçekleşememesi ya da orgazma varılmaması (impotentia ejaculandi), erken ejakü-lasyondan (bkz.) çok daha ender görülür, ama kısırlığa yol açacak derecede ciddî olabilir. Diabetik nöropati yahut tabes dorsalisden mustarip hastalarda Veya lom ber sempatektomiden sonra, ya da hipo tansif ilaçların, bazı fenotiazinlerin ve trisiklik antidepresanların bir komplikas-yonu olarak, sempatik sinirsel iletinin müdahaleye uğramasından ileri gelebilir. Parkinsonizmde erken bir semptom olarak belirebilir. Total orgazmik inhibisyo-na yol açan latent homoseksüalite ve bastırılmış bir heteroseksüel orgazm korkusu, psikojenik nedenler arasındadır; idi-opatik vakalar da görülebilir.   Impuls:En genel anlamında, önceden düşünmeden ya da karar vermeden ve dolayısıyla birdenbire ve genellikle içgüdüsel kaynaklardan doğan bir eylemde bulunma eğilimidir. Freud (bkz.) bu terimi özellikle «id» (bkz.). tarafından yöneltilen eylem eğilimleriyle ilgili olarak kullanmıştır. Impülsif davranış, emosyonel uyarımla ilgilidir ve «impulsif» olarak tanımlanan bireyler, emosyonel denge kararsızlığı gösterirler. Emosyonel tatmini erteleyemeyen bu tipler aşırı durumlarda psikopatik kişiliği (bkz.) yansıtırlar ve cinayete başvurabilirler. Obsessif-kompül-sif nörotiklerde, kompülsiyonlarını gerçekleştirme impulsları güçlüdür, ama bu impulslar ahlakdışı, asosyal ya da krimi-nal nitelikte olduğu zaman aynı derecede güçlü bir direnç de gösterirler.   Inhibisyon:içgüdüsel dürtülerin bilinçsiz kısıtlamala-rıyla düşüncelerin, duyguların, ya da ey lemlerin sınırlanması. Bu, «id»in (bkz.) içgüdüsel dürtülerine karşı «süperego» nun (bkz.) sınırlamaları ve dış gerçekliğin talepleri sonucu ortaya çıkar. Bu kavrama göre, yasak arzunun sembolik olarak bile bilinene varma sonucunda ank-siete duyulabilir. Özellikle, bazı psikoso-matik hastalıklardan (örneğin, bronşiyal astım ve kolinerjik ürtikerden) mustarip kimselerde, öfke gibi birtakım duyguların inhibe olduğu sık görülür.   Insidans:Bir hasta grubunda, belli bir dönemde -genellikle on iki ay içinde-belli bir hastalığın yeni vakalar gösterme oranıdır.
Insomnia:İnsomnia, daha önce yerleşmiş kişisel alışkanlığa göre, uykuya dalamama, ya da uykuyu sürdürememe şikâyetidir. Uyku (bkz.) ihtiyacı, bireylere göre değişir. Anksiyöz hastalar, gevşemeye çalıştıkları zaman bütün sorunlarının akıllarına üşüştüğünden uyuyamadıklarından şikâyet ederler. Depressif hastalar, erken saat lerde suçluluk düşünceleriyle uyanırlar.
insomnia şikâyeti, bir semptom olarak görülmeli ve tedavi mümkün olduğu kadar etkene yöneltilmelidir. Gece uyanma, tirotoksikoz, noktüri, vs. gibi fizik etkenlerin yokluğunda, insomnia hekim için emosyonel bir bozukluk ihtimaline işaret eder.
Semptomatik olarak, bazan hastaya gün-iüzleri yaptığı fizik eksersizleri arttırması, ama yatmadan önce zihinsel ve fi-sik bakımdan gevşemesi öğütlenerek yar-lım edilebilir. Bir hipnotik gerektiği tak-lirde, benzodiazepinler barbitüradara ter-3İh edilmelidir. Hipnotik medikasyonu favaş yavaş kesilmelidir, aksi takdirde sık ilk anksiyöz rüyalarla veya kâbuslarla bir Sikte görülebilen ve haftalarca sürebilen REM uykusu artışı, hastanın ömrü boyunca hipnotik uygulaması gerektiği düşüncesini uyandırabilir.
  Insülin Terapisi:Derin insülin terapisi, bugün yalnızca tarihsel bir önem taşımaktadır. 1927 yılında başlatılan bu tedavi, kırk beş dakikaya kadar süreler içinde nispeten yüksek insülin dozlarıyla her gün der"n bir hipo-glisemik koma yaratılması ve daha sonra intragastrik ya da intravenöz glükozla hastanın ayıltılmasından ibaretti. Tedavi, yaklaşık 2-3 ay süreyle haftada beş gün, 30-60 komalık bir kür halinde uygulanıyordu. Bu tedavi doktor ve hastabakıcıların son derece ustalıklı olmasını gerektiriyordu ve en iyi ellerde bile reversibl olmayan komanın ölüme yol açması ihtimali mevcuttu. Erken safhalarda olumlu sonuçlar alındığı ileri sürülüyordu, ama tedavi yöntemi olarak bugün aynı zamanda ECT ile ya da ECT uygulamaksızın, majör trankilizan medikasyonu tercih edilmektedir.
Modifiye insülin terapisinin yerini de antidepresanlar ve trankilizanlar almıştır, ama kronik anksiete, anoreksia, kilo kaybı, derin gerilim ve aşırı halsizlikten mustarip hastaların tedavisinde bazan yararlı olmaktadır. Hasta her gün en azından günün ilk yarısı içinde, yatakta tedavi görür. Sabahları, ilk iş yaklaşık olarak maksimum 50 üniteye kadar, gittikçe artan dozlarla çözülebilen insülin ve bir ilâ bir buçuk saat sonra besin niteliği yüksek bir kahvaltı verilir. Hasta terleme, uyku hali ve bazan baygınlık ve hafif kcnfüzyon gibi tepkiler gösterebilir, ama hasta yatakta iken görülen bu semptomları genel durumda belirgin bir düzelme izler. Başarılı vakalarda yalnızca iştah açılması ve kilo alma değil, hastanın sakinleşmesi ve temel durumun köklü tedavi-s"nde önem taşıyan psikoterapiyi daha kolay kabul ederek bundan yararlanabilmesi sağlanır.
Insülinoma:Langerhans adacıklarındaki beta hücrelerinin insülin salgılayan tümörleri, vakaların % 90"ında selim adenomalardır. Semptomlar hipoglisemiyi (bkz.) andırır ve glükoz uygulanması üzerine azalır. üipoglisemik nöbetler en çok kahvaltıdan ince, aç durumda ve eksersizden sonra görülür.
Tekrarlayan bilinç kaybı nöbetleri, spottan iyileşme, epilepsi mevcut olmaması ve laha düşük hipoglisemi dereceleri, olağandışı davranış gibi semptomların oluş-:urduğu bir tabloya yanlış olarak histeri :eşhisi koyulabilir, çünkü muayene nöro-ojik belirtileri ortaya çıkarmaz ve bazan la istirahat durumundaki kan şekeri normal sınırlar içinde düşük seviyeyi göste •ir. Aç durumda, intravenöz tolbutanıid /e son olarak insülin analizi, doğru teşhis iağlar. Anjiografi, ufak bir tümör oranı şösterir, ama mültipl tümörlerde yararlı-lır. Tedavisi, cerrahî eksizyondur.
Intihar Girişimi:Kişinin ya aşırı ilaç yutarak, yahut başka bir yoldan bile bile hayatını tehlikeye soktuktan sonra yaşamasını gene sürdürdüğü durumlar intihar girişimi, başarısız intihar girişimi, intihar hareketi veya kendini zehirleme olarak tanımlanır. Bu terimler doğru olmayabilecek anlamları kapsadıkları için tatmin edici değildirler, fakat «intihar girişimi» terimi yaygın olarak, kullanılmaktadır. Bu fenomene son yirmi beş yıl içinde öyle çok raslanmaktadır ki, intihar girişimi artık birçok genel hastahanede âcil hasta kabulünün önemli tek nedeni haline gelmiştir. 1960-61 yılları arasında Sheffield"de yürütülen bir araştırmada intihar girişiminin, nüfusun % 0.1 i oranında olduğu ortaya çıkmıştır; bu yaklaşık olarak intihar oranının on katıdır.
İntihar girişiminde bulunan kişiler ile intihar girişimini «başaran» yahut «tamamlayan» kişilerde görülen demografik ve psikiyatrik karakterist"kler farklıdır. Kadınlarda intihar girişimi, erkeklere ki yasla iki kat daha fazla görülür ve ileri yaşlarda fazla olacağı yerde azdır. Aslında, intihara kalkışanların çoğunluğu 15-35 yaşları arasındaki kadmlardır. Kırsal alanlara kıyasla kentsel alanlarda bu oran daha yüksektir. En yüksek oranlara ise, yoksulluğun, kötü konut koşullarının ve suç işlemenin hüküm sürdüğü kesimlerde raslanır.
Başarılı ve başarısız intihar girişimleri, kullanılan yöntemler bakımından da farklıdır. Başarısız girişimlerde aşırı aspirin dozu veya çeşitli trankilizanlarla an-tidepresanlar daha belirgindir; kömür gazı gibi öldürücü gazlar ise daha az yer tutar. Tabanca ve çakılar kullanılmaktan ziyade gösteriye yarar ve sık raslanan yaralar yalnızca bilekte birçok yüzeysel çiziklerdir. Gerçekten de, ölüm tehlikesi ço ğu zaman çok"azdır, çünkü ya kullanılan ilaç zararsız veya ufak dozdadır, yahut süje olaydan hemen sonra bulunur veya ne yaptığını hemen başkalarına söyler. intihar girişimleri ile başarılı intiharlar arasında psikiyatrik karakteristikler bakımından da farklar vardır. İntihar girişimlerinde depressif hastalıklara ve alkolizme nispeten az raslanır. Depresyon tipi psikotik olmaktan ziyade nörotiktir ve çoğu zaman oldukça hafif bir depresyon sözkonusudur. Çeşitli kişilik bozuklukları, «başarılı» intiharlara kıyasla, özellikle tekrar tekrar intihara girişimlerde daha çok görülür. Bu arada, muhtemelen
% 20"sinde önemli hiçbir psikiyatrik anormallik yoktur.
Bu gerçekler, intihar girişimi ile intiharın farklı fenomenler olduğunu ve intihar girişimine yalnızca intiharın basit bir biçimi olarak bakmanın imkansız olduğunu yeterince ispatlamaktadır. Gene de, ikisi arasında kesin bir ayrım yapmak hem doğru olmaz, hem de tehlikelidir. Bir kere, hastanın hayatını ne dereceye kadar tehlikeye soktuğu hususu, hastanın niyetlerini tam olarak göstermez. 10 tane ben-zodiazepin kapsülü yutan birisi, öldürü cü bir doz aldığını sanabilir. Bunun tersi örneklere de çok rastlanır. Ayrıca hastanın intihar girişiminden sonra başkaları tarafından görülme veya görülmeme niyeti, dolayısıyla kurtarılması ihtimali, birçok raslantılar sonucu gerçekleşebilir veya gerçekleşmeyebilir. Daha da önemlisi, hem intihar girişiminde, hem de intiharda hastanın intihar nedenleri karışıktır.
En çok rastlanan intihar nedenleri şunlardır:
1. Ölme arzusu.
2. Kişinin dayanılmaz bir acı içinde olduğunu başkalarına gösterme arzusu.
3. Belli bir kimseyi, çoğu zaman bir akraba veya sevgiliyi, etkileme arzusu. Bu, onları daha düşünceli davranmaya zorlamak veya onlarda suçluluk duygusu uyandırarak cezalandırmak için olabilir.
4. Bir kumar niyeti-sonucunda ölüm veya gene yaşama ihtimalini kabullenerek bile bile canına kıymak.
Bu nedenlerden birincisi, intihar vakalarında ve hayatlarını gerçekten tehlikeye sokanlarda çok rol oynar. İkincisi veya üçüncüsü ise intihar girişiminde bulunanlarda çok görülür. İntihar girişimlerinin rasyonel bir biçimde ele alınması, herbir olaydaki dominan nedenleri saptamakla mümkündür. Bu, ilaçları niçin yuttuklarını hastalara sorarak sağlanamaz. Gerçek nedenleri saklama eğilimlerinin yamsıra, özellikle anî bir his sonucunda intihara girişenler, aslında bu nedenleri gerçekten bilmekler. Fakat mümkünse, olaydan hemen sonra yapılacak dikkatli bir soruşturma, duru mu yeterince aydınlatacaktır. En önemli noktalar arasında, hastanın- bulduğu tabletlerin hepsini yutup yutmadığı, kimseye haber verip vermediği, olayın doktora nasıl ulaştığı, kimlerle kavga ettiği, depresyon geçirip geçirmediği ve bu girişimden muhtemelen kimin etkilendiğidir. Karakteristik olarak yalnız ve dostsuz olan intihar etmiş kişinin tersine, intihar girişiminde bulunanlar başkalarıyla kurdukları hayalkırıklığı yaratan ilişkilerin içinde tutsaklaşmışlardır; meselâ sevgilisi tarafından terkedilen bir delikanlı, rutubetli bir bodrumda dört çocuğu büyütmek için uğraşan, kocası alkolik bir kadın, vs. Bu gibi kişilerin başlıca nedenle ri çoğu zaman yukarıda sayılan ikinci ve üçüncü çeşit nedenlerdir ve bu açıdan bakılınca bu kişilerin intihar girişimleri, çoğu zaman «başarılıdır».Zira ya delikanlının sevgilisi suçluluk duyarak dönmeye söz verir, yahut kabahatli koca birkaç hafta ev işlerine yardım eder ve bu arada konut sorunu çözümlenme yoluna girer. Bazı durumlarda intihar girişimlerinde açıkça şantaj sözkonusudur ve elbette ki meseleye bu açıdan bakanlar suçluluk duymaktan ziyade öfkelenirler. intihar girişimleri bu bakımlardan çoğunlukla «başarılı» olduğu için, önlenmeleri zordur. Hattâ intihar girişiminde bulunanların hepsinin düzenli bir biçimde bir psikiyatrist tarafından kontrol edildikleri kentsel alanlarda bile, mevcut geniş psikiyatrik ve sosyal kolaylıklara rağmen, intihara girişme oranında hiçbir azalma gö-rülmemekted"r. Gene de, intihara girişen her kişinin bir psikiyatrist tarafından muayene edilmesi uygun bir kuraldır, çünkü bunların birçoğunda tedavi edilebilecek bir depresyon mevcuttur veya içinde bulundukları sosyal sorunların ça
resi vardır. Bazı görevliler, şımarıkça hareketler saydıkları bu durumlarla uğraşmaya kızarlar ve ilerde bu gibi vakaları önleme umuduyla daha az anlayış göstermeye taraftardırlar.
Bu mutsuz insanlardan en az % 10"unun sonunda kendilerini gerçekten öldürdükleri unutulmamalıdır. Bununla birlikte, aşırı dozda ilaç alınmasını önleyebilecek birtakım önlemler düşünülebilir. Hipnotik ve trankilizan reçetelerini daha dikkatle vermek ve kullanılmayan ilaçların mutlaka atılması için ısrar etmek, en belli başlı bir önlemdir. Başka bir önlem ise halka satılan aspirin ve benzeri analjez:klerin tek tabletler halinde ambalajlanmasını sağlamaktır; çün kü intihar girişimlerinin birçoğu anî bir his sonucudur ve yeterli miktarda tabletin ambalajı çıkarılıncaya kadar bu his geçebilir.
  İptila:«İptüâ» sözcüğünün anlamı üzerinde bir uyuşmaya henüz varılamamıştır. Hekimler fiziksel yönleri üzerinde dururken, sosyologlar sosyal yönleri, avukatlar ise hukukî yönleri üzerinde İsrar ederler. Oysa bu terim öylesine yaygındır ki, vazgeçilmesi sözkonusu olamaz. Bu terimin tanımlanmasında ortaya çıkan güçlüklerden ötürü, Dünya Sağlık Teşkilâtı tarafından, sözkonusu ilâcın jenerik adıyla birlikte kullanılarak çeşitli alışkanlık tiplerini nitelemek üzere ortaya atılan bağımlılık (dependence) teriminin kullanımı yaygınlaşmıştır. Bu bağımlılık tipleri ayrı ayrı tanımlanabilir, fakat uyuşturucu madde kullananların çoğu kişisel ihtiyaçlarını gidermek için birden çok madde aldıklarından terimin faydaları sınırlanmıştır. Dünya Sağlık Teşkilâtının tanımlamaları aşağıda belirtilmektedir:
ilaç: Kullanıldığı zaman canlı organizmanın bir veya birden fazla fonksiyonunu değiştiren herhangi bir madde.
ilâcın Kötü Kullanımı (abuse): Tıp yöntemlerine aykırı veya bunlar dışında sürekli veya zaman zaman (sporadik) aşırı miktarda ilaç kullanmak.
İlaç Bağımlılığı (dependence): İlaç ile canlı organizmanın karşılıklı etkilerinden doğan psişik ve bazan fiziksel olabilen bir durum, ilacın meydana getirdiği psişik etkileri yaşamak ve yokluğunun yol açtığı rahatsızlığı gidermek amacıyla sürekli veya zaman zaman ilacı kullanmaya karşı duyulan şiddetli bir arzu sonucu ortaya çıkan davranış ve benzeri tepkiler bu durumun karakteristikleridir. Tolerans oluşabilir veya oluşmayabilir. Kişi birden fazla ilaca alışmış olabilir.
«İlaç» teriminin Dünya Sağlık Teşkilâtı tarafından tanımlanan kavramı birçok maddeyi kapsar. Ancak, ilacın kötü kullanılması veya ilaç bağımlılığı sözkonusu olduğu zaman kullanılan ilaçlar, kullananın zihinsel durumunda genellikle keyif verici nitelikte bir değişiklik yaratan özelliğe sahip maddelerdir. Bu ilaçlar genellikle üç ayrı grupta incelenir: İlk gruptakiler, bilinç üzerinde depresan etki yapan ilaçlardır. Bunlar arasında narkotik analjezikler (afyonlu ve benzeri ilaçlar), hip-nosedatif ilaçlar, barbitürat (bkz.) ve barbitürat sınıfından olmayan sedatifler yer alır. İkinci grupta olan ilaçlar stimü-lan etkisi ön planda olan ilaçlardır. Bunlar arasında amfetamin (bkz.) ve benzeri ilaçlarla kokain (bkz.) sayılabilir. Üçüncü grup ise, hallüsinojenik (bkz.) etkisi olan ilaçlardır. Bunlar LSD, psilosi-bin ve meskalindir. Kannabis (bkz.) kendine özgü değişik bir türde bağımlılık yaratmasına ve değişik kullanımına rağmen bu sınıfa girebilir. Dünya Sağlık Teşkilâtı tarafından ortaya atılan bu kısa
tanımlar daha ayrıntılı bir açıklama gerektirmektedir.
Sözkonusu teşkilât tarafından fiziksel ve psikolojik bağımlılık arasında bir ayrım yapılmış ve bu ayrım, keyfi gözükmesine rağmen, uygulamada faydalar sağlamıştır. Fiziksel alışkanlık denilince, nöro-bi-yokimyasal bir değişiklik sonucu oluşan muhtemelen uzun süreli fakat şüphesiz geçici ve kullananda beliren, ilacın alınmaması durumunda ortaya çıkacak rahatsızlığı önlemek amacıyla ilacı almaya karşı gerçek bir fiziksel ihtiyaç anlaşılır. İlacın yokluğu halinde beliren sendrom-lara (abstinans sendromu), sık sık psikolojik kökenli semptomlar da eklenir, fakat abstinans semptomlarının fiziksel temellere dayandığı konusunda görüşbirli-ğine varılmıştır. Meselâ afyonlu maddelerin bırakdması sonucu görülen semptomlar ve barbitürat bırakılması sonucu görülen konfüzyon ve ihtilâçlar fiziksel nedenlere dayanır.
Psikolojik bağımlılık, ilaçtan elde edilen sübjektif keyif halinin yanısıra, kişinin ilacı kullanmakta İsrar etmesine sebep olan emosyonel arzuyu da kapsar. Psikolojik bağımlılık ayrıca anksiete, depresyon ve genel memnuniyetsizlik gibi ruh hallerinden kaçınma ihtiyacını da kapsar. Ayrıca psikolojik bağımlılık, sık sık görülen biçimiyle, ilaç kullanımına karşı beliren aşırı derecede kişisel bağlılık duygusuyla da ilişkilidir. Bu durum, alışanın hayat biçimini, yalnızca ilaç kullanımı etrafında dönecek biçimde, adetâ altüst etmesiyle olur. Tüm zamanını, maddeye karşı bağımlılığını arttıran ve kendinde büyük sosyal değişikliklere yol açan, kendi gibi ilaç müptelâları arasında geçirir. Onların ilaç kullanımına dayanan ortak değer yargılarını benimser ve yalnızca toplumun onu reddetmesinden dolayı değil, fakat «varolmayı» bütünüyle ilaç kullanmakla bir tutmaktan dolayı toplumdan uzaklaşır. Böylece, herkesten ayrı bir hayat tarzını ve güç bir yaşantıyı benimser.Uyuşturucu madde kullananlar, özellikle toplum norm"Iarına karşı gösterdikleri tepki anlarında olduğu gibi, bazı davranışlarıyla birbirlerinde ve toplumda önemli etkiler yaratan uyuşturucu madde «tekkelerinin» üyesi olurlar. Toplumdan uzaklaşma duygusu kendiliğinden şiddetlenir ve geçimini kazanmak gibi geleneksel amaçların reddedilmesine yol açar. Değişik bir giyim tarzı ve konuşma şekli bu topluluğun sembolü olur; bunlar ilacın etkisi olmasalar bile, önemli sonuçlarıdır. Böyle bir «tekke» topluluğunda üyelik, alışkanlıktaki psikolojik ihtiyaçların giderilmesinde faydalı olduğu için, sosyal sonuçlar oldukları kadar, psikolojik alışkanlık tablosunun bir parçası da sayılırlar.
Bazı maddelere karşı tolerans geliştiği için arzu edilen etkiyi yaratabilmek amacıyla, ilacın dozunu arttırmaya tolerans denilir.
İlaç alışkanlığı, toplumsal şartlara olduğu kadar, psikolojik rahatsızlığa da bağlı, karmaşık bir bozukluktur. İlaç alışkanlığından ötürü olduğu düşünülen etkiler tedbirlerle ele alınmalıdır, çünkü bunlar yalnızca bilinen farmakolojik etkilerle değil, aynı zamanda kullananın ruh hali ve beslediği umutlarla da ilgilidir.
ilaç Bağımlılığı Çeşitleri 1. Depresan ilaçlar
(a) Narkotik analjezikler: Morfin tipi. Bu ilaçların yarattığı alışkanlık, Dünya Sağlık Teşkilâtı tarafından morfin tipi ilaç alışkanlığı olarak sınıflandırılır. Bu gruba dahil olan ilaçlar morfin, diamor-fin, metadon, petidin, bütün afyon türevi analjezikler ve sentetik afyon benzeri ilaçlardır. Bu tür alışkanlığın karakteristikleri, şiddetli fiziksel ve psikolojik alışkanlık halleri ve tolerans gelişmesidir. Yani, kullanan ilaca karşı arzu duyar, fakat bu kaçınılmaz bir biçimde değildir. İlaç bırakıldığı zaman karakteristik bir abstinans sendromu belirir. Bu semptomlar arasında huzursuzluk, irritabilite, yüz ve vücudu ovuşturma hali, kuruntular, esneme, salya akması, mide bulantısı, kusma, kramplar, eklem ağrıları, göz ve burun akmışı, diyare ve sonraki safhalarda tansiyon yükselmesi, kanda şeker miktarının artması, spontane ejakülasyon ve orgazm vardır. Bu maddelerin, alışkanlık potansiyeli belki de en yüksek olanıdır. Afyonlu maddelerin verdiği keyif duygusu sürekli değildir, tolerans geliştikçe kendini iyi hissetme duygusu (öfori) azalmaya başlar. Böylece, maddeyi kullanmaya devam etmek için en önemli neden bırakıldığı zaman ortaya çıkacak ruhsal çöküntüyü önlemek içindir. Başlangıç safhasındaki keyif duygusu ve ondan sonraki safhalarda ilacın yokluğu sonucu ortaya çıkan çöküntü, ilacı almaya devam arzusu yaratır. Morfin benzeri ilaçlar kişiyi başarısızlığın sosyal sonuçlarına karşı pasif ve âtıl kılarak onun sosyal bir varlık olarak fonksiyon görmesini engeller. Bu maddelerin, fazla miktardaki dozlarının sebep olduğu ölüm vakaları dışında, büyük tehlikeleri olmamakla birlikte, steril olmayan iğnelerin kullanımı sonucu abse, tronıboflebit, septisemi, sarılık, pnömoni, endokardit ve seyrek de olsa tetanoz ve malarya gibi tehlikeleri vardır. Ayrıca,4. Kannabis bağımlılığı (bkz.)
Fiziksel bağımlılık ve tolerans gelişmediği halde, şiddetli psikolojik bağımlılık halleri görülmüştür. Psikolojik bağımlılık halinde kişi ilaca devam etmek için önüne geçilmez bir arzu duyar. Uzun süreli kannabis kullanımının kalıcı zararlara yol açtığı konusunda belirli deliller bulunmamakla birlikte, kronik kannabis entoksikasyonunda gerileyen sosyal davranışlar, apati, tembellik ve atâlet görülür. Aşırı kannabis kullanan kişi, bu maddenin öylesine etkisi altındadır ki, başka hiçbir şey düşünemez. Paranoid karakter taşıyan kısa süreli psikotik durumlar görülmüşse de, bunların kannabis kullanımıyla mı ilgili oldukları, yoksa kannabis kullanımı sonucu mu ortaya çıktıkları konusunda henüz fikir ayrılıkları vardır. Hafif dozda kannabis kullanımı sonucu aşırı neşe, şakacılık, umursamazlık ve küstah davranışlar da görülür. Bu etkileri esas alarak, kannabisi zararsız bir en-toksikan olarak niteleyenler vardır, fakat bunlar kannabis kullanımının yol açtığı psikolojik bağımlılığı görmezlikten gelen yorumlardır. Kannabis."n, diğer ilaçların kullanılmasına yol açması konusunda farmakolojik bir neden olmamasına rağmen, kişinin edindiği dostlar yoluyla sosyal bağlar kurulabilir.
Uyuşturucu madde alışkanlığının, daha önce mevcut olan kişilik bozukluklarına bağlı olduğuna dair deliller vardır. Ayrıca Amerika"da yapılan bazı incelemeler, uyuşturucu madde bağımlılığıyla sosyal patoloji arasında bir ilinti bulunduğu göstermektedir. Örneğin, sosyal ve parasal yoksunluklar, fırsat eşitsizliği, az gelirli bazı azınlık ırk gruplarının mensubu olmak gibi. Bu sosyal ve kişilik patolojisinin bir araya gelmesi bağımlılığın geliş mesi için uygun zemini hazırlar. İngiltere"de son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, afyonlu madde kullananlar arasında yüksek derecede kişilik bozuklukları göstermişse de, belirli sosyal patoloji
biçimlerinden söz edilmemektedir. Bütün sosyal sınıflarda ve geniş çapta değişik aile zeminlerinden gelenlerde bağımlılığa rastlanmıştır; ebeveynlerinde alkolizm, psikiyatrik bozukluklar, suçluluk ve ayrılma gibi durumların mevcudiyeti ise yalnızca ufak bir azınlıkta görülmüştür. Uyuşturucu madde kullananlar arasında bazıları, önceden mevcut anksiete veya depresyon hallerini uyuşturucu madde kullanarak geçiştirebildikleri için bu yolu seçerler. Uyuşturucu madde kullanımında erkeklerin sayısı kadınlardan 5 : 1 oranında daha yüksektir. Uyuşturucu madde alışkanlığının, kriminaliteyle ilişkisi, ispatlanabilmesine rağmen, güç tanımlanabilir.
Uyuşturucu madde bağımlılığının teşhisi, maddeyi kullananın geçmişine ve mua yeneye dayanır. Belirtiler arasında enjeksiyon izleri, tromboflebit, abse, enjeksiyon ülserleri ve zaman zaman ilacın yokluğunda ortaya çıkan semptomlar sayılabilir.
Uyuşturucu madde kullanıldığını ispatlayan en kesin yöntem ise, idrarın ince tabaka veya gaz kromatografik muayenesi-dir. Hasta her görüldüğünde idrarı alınmalıdır.
Tedavinin amacı, tam bir sosyal ve psikolojik rehabilitasyonu esas alarak uyuştu rucu madde kullanımını tamamen kesmektir. Fakat bunun başarılması o kadar güçtür ki, birçokları uyuşturucu maddeyi tamamen kesmeyi hedef olarak kabul etmelerine rağmen, bunu başlangıç tedavi hedefi olarak gerçekdışı saymaktadırlar. İlk altı ayda uyuşturucu madde alışkanlığının nüksetmesi ihtimali olmakla birlikte (% 90), Amerika Birleşik Devletlerinde yürütülen bazı incelemeler, eroin kullananların beş yıl içinde % 30 oranında bu alışkanlıktan vazgeçtiklerini göstermiştir.
Bu gerçekler göz önünde tutularak başlangıç tedavisi, bağımlılığın genellikle medi-kal ve psikiyatrik komplikasyonlarına yöneltilmektedir. Böylece uzun süreli tedavide, hastayı daha dengeli bir hayat tarzı seçmek üzere yeniden eğitmek ve sonra alışkanlığından kesin olarak vazgeç meşini sağlamak hedef alınmaktadır. Bu tedavinin en zor yanı, bağımlılığın doğuracağı gerçek zararlar ve bu bağımlılıktan arınmış bir hayatın da yaşanmaya değer olduğu hususlarında hastayı ikna edebilmektir. ilacın bırakılması sonucu ortaya çıkan sendromlar (abstinans sendro-mu) hastahane tedavisiyle kolayca giderilebilir. Afyonlu madde bağımlılıklarında, bu madde yerine metadon verilmesi, metadonun yavaş itrahı ve uzun süreli etkisinden dolayı faydalı bir tedavidir. Uyuşturucu maddeyi bırakanlara uygula nan tedavi biçimleri hekimlerin tercihlerine göre farklılıklar gösterirse de, genellikle kullanılan yöntem trankilizan beraberinde veya yalnız olarak metadon tedavisidir. Bazı hekimler tedavinin başladığı ilk birkaç gün içinde intramüsküler eroin tedavisi uygularlar. Fenotiazin tedavisi, barbitürat alışkanlığı tespit edilmediği halde, barbitürat kullanımından vazgeçildiği zaman ortaya çıkan nöbetlere yol açtığı için tehlikelidir. Sürekli afyon kullanan hastalar bir hastahanenin ameliyatla?
hanesi veya âcil servisine, vazgeçme sonucu beliren sendromlar göstererek başvur dukları zaman uygulanacak en faydalı tedavi biçimi, ağız yoluyla veya intramüsküler zerkle verilen metadondur. Barbitürat bağımlılıklarında, madde bırakıldığı zaman şiddetli ihtilâçlar (konvülsiyonlar) başgösterir. Uygulamada en basit yöntem, hastanın bir süre hafif bir konuşma bozukluğu göstereceği (dizartri) entoksi-kasyon seviyesini muhafaza edebilmektir. ilâç tedavisi her dört saatte bir verilen ve hergün dozu 100 mg azaltılan pentobar-bitondan ibarettir. Uyuşturucu madde bırakıldığı zaman hastanın iyi beslenmesi, rehidrasyonu ve vitamin takviyesi gereklidir.
Barbitürat kullanımının yol açtığı deli-rium, başarısı kesin olmamakla birlikte, genellikle geçici entoksikasyonla tedavi edilir. Amfetamin bırakılması anî olma hdır. Uzun bir uykudan sonra, hasta durgun ve sinirli olur. İştahın açılmasıyla hızla kilo almaya başlar. Kokain bağımlılığında da aynı tedavi uygulanır. ilaç bırakıldığı zaman ortaya çıkan durumlar, fiziksel bağımlılık sözkonusu olduğu zaman daha da şiddetlidir. Ancak bu, psikolojik bağımlılığın yol açtığı yalvarma, ilaca özlem duyma ve ilacı elde edebilmek için zora başvurma gibi davranışların küçümsenmesi gerektiği anlamına gelmez.
Asıl sorunlar ilaç bırakıldığı zaman ortaya çıkar. Bunların en önemlisi maddeyi kullanmamayı sürdürebilmektir. Bu ilaç lar günlük sorunlardan kaçış yolları sağlar ve uyuşturucu madde alışkanlığı olanlar için bu kaçış, tedavi yöntemlerinden daha etkili ve kesindir. Bağımlılık bir depresyon sendromu olduğu zaman, depresyonun giderilmesi sonucunda ilaç arzusu azalabileceğinden, bu daha ümit verici bir durumdur, ama böyle durumlara pek sık rastlanmaz. Hastaların çoğunluğu kişilik bozukluğu gösteren kişilerdir. Bu hastalar genellikle zevk için veya benlikleri ile yaşama sorunları arasında bir engel niteliği taşıdığı için ilaç kullanmışlardır. Böylece ortaya, kişilik bozukluğunu düzeltmek gibi, psikiyatrinin çok başarılı olmadığı bir alanda uygulanan tedavinin güçlükleri sorunu çıkar.
Son yıllarda, eskiden ilaç kullanmış kişilerden yararlanarak uygulanan rehabilitasyonun daha başarılı sonuçlara yol açtığı dikkati çekmektedir. Bunun olumlu bir yaklaşım biçimi olduğu ispatlanmıştır. ilacın bulunmadığı ve ilacı bırakmak konusunda sıkı bir baskının uygulandığı bir ortama yerleştirilen hastaların, bu baskı eskiden ilaç kullanmışlardan geldiği zaman tedaviye daha olumlu cevap verdikleri görülmüştür. Amerika"nın bazı kesimlerinde, eskiden ilaç kullananların katkısıyla kendi kendine yardım olarak nitelendirilen bu rehabilitasyon yöntemi, ümit verici sonuçlar getirmiştir. Eskiden uyuşturucu madde kullananlar, hastaların başvurdukları kendini aldatma yollarını iyi bildiklerinden, hastaları dramatik bir hava içinde gerçeklerle karşılaştırırlar. Bu tür topluluklarda yeni gelene geri planda bir rol ve statü verilerek kısa zamanda kendisinin de bu topluluğa bir katkıda bulunması ve davranış ve duygularından sorumlu olması gerektiği anlatılır. Grup toplantı seanslarına başvurulur ve birbirlerini şiddetle etkilemeleri kural olarak benimsenir. Bu yöntemler uzun süreli ve pahalı olmakla birlikte, tamamen iyileştirme yönünde ümit verici sonuçlar getirmişlerdir. Tek ve grup tedavisinin uygulandığı geleneksel psikiyatrik yöntemler değerlerini kaybetmeye başlamışlardır. Trankilizan veya antidep-resan ilaçlarla tedavi hastada tekrar ilaç alışkanlığına yol açabileceğinden tehlikelidir.
Amerika Birleşik Devletlerinde, Dole ve Nyswander, afyon bağımlılığının tedavisinde, tedaviye psikojenik açıdan bakılması yerine uzun süreli fiziksel bağımlı-
lığın önemi üzerinde duran tamamen yeni bir yöntem getirmişlerdir. Uyuşturucu maddeye karşı duyulan arzuyu azaltmak ve madde kullanıldığı zaman meydana gelen Öfori duygusunu önlemek maksadıyla farmakolojik blokör olarak metadon kullanılır. Amerika"nın bazı yerlerinde, alışkanlığı nükseden bazı hastalara metadon uygulanması sonucunda, bu hastalar verimli ve toplumca benimsene-b-len bir hayat tarzı sürdürebilmişlerdir. Ayrıca metadon programları hastada, başarıyla sonuçlanacak riskli bir girişimin bir parçası oldukları duygusunu yaratarak, grup moralini yükseltir ve böylelikle sosyal faktörler de rehabilitasyonda kendilerine düşen görevi yerine getirmiş olurlar. Yakın bir gelecekte çeşitli uyuşturucu madde alışkanlıklarının tedavisinde farmakolojik blokörlerin önemli bir rol oynayacakları muhtemel görülmektedir. Bu yöntem gerçekleşinceye kadar, çeşitli rehabilitasyon yöntem ve programları uygulanmalı ve denenmelidir. Barbitürat ve amfetamin kullananlara uygulanacak rehabilitasyon hakkında yeterli bilgi yoktur. Bazı deneyler, şiddetli barbitürat bağımlılıklarının çok zor tedavi edildiğini ortaya çıkarmıştır. Amfetamin iptilasın-da ise, ilaç çok cazip olduğu ve kolayca elde edilebildiği için, tedavide güçlükler ortaya çıkmaktadır. Hastayı alışkanlıktan vazgeçmeye itecek nedenler genellikle azdır.
Eroin bağımlılığı kendi kendine sınırlanan özelliklere sahiptir; eroinman kişi. elde ettiği öfori duygusunu zamanla kaybeder ve yalnızca madde bırakıldığı zaman ortaya çıkacak ruhsal çöküntüyü önlemek için ilacı almaya devam eder. Yaşlanma, psikolojik bir olgunluk sağlar ve ilaç kullanımının tehlikelerinin anlaşılmasına yardım eder. Böylelikle, uyuşturucu madde bağımlılığında, yakın bir geçmişi olan hasta, uzun bir geçmişi olan hastaya kıyasla, ilacı bırakmaya daha az yatkındır. Fakat bu durum tedavi çabalarını önlemek için bir neden sayılmamalıdır.
Uyuşturucu madde bağımlılığı, kronik ve nüksedici bir bozukluk olup tedavisine tıp ve psikiyatride çok raslanır. Uzun süreli tedavi ve denetim, ulaşılması gereken hedefler olarak sınırlı olmakla birlikte, hasta daha belirli bir değişme seviyesine ulaşabilecek duruma gelinceye kadar, hastaya en pratik şekilde faydalı olma yoludur.
ingiltere"de eroin ve kokain reçeteleri ancak lisanslı hekimler çerçevesinde sınırlandırılmıştır. Eroin uygulaması kesin bir medikal tedbir olmaktan çok, sosyal bir tedbirdir. Tedavide uygulanan bu yaklaşım biçimi, son zamanlarda yeniden gözden geçirilmeye başlanmıştır. Bununla birlikte, genel olarak afyonun bırakılmasından ötürü ortaya çıkan absti-nans tezahürlerini önlemek amacıyla verilen metadon ve şiddetli barbitürat entok-sikasyonuna girmiş barbitürat bağımlılarına âcil durumlarda verilen barbitürat-lar dışında, uyuşturucu madde kullanan hastalara bağımlılık doğuran ilaçlar vermek doğru değildir. Barbitürat uygulaması, bilindiği gibi ilacın bırakılmasıyla ortaya çıkan ihtilâçları önlemek içindir. Yakın zamanlarda, Viyana"da psikotrop maddelerin bağımlılık doğurucu potansiyellerini ele alan bir Birleşmiş Milletler Konvansiyonu düzenlenmiştir. Bu Konvansiyonun amacı, bu maddelerin bağımlılığına karşı yapılacak mücadelede uluslararası işbirliğini sağlamaktır. Üye ulusların resmî onayından geçmesi gereken bu konvansiyon, ithalat ve ihracat kısıtlamaları, imalât ve dağıtım safhalarında gerekli lisans aranjmanları, özel etiketleme ve dikkatli kayıt işlemleri konusunda tedbirler getiren dört ayrı denetim biçimini kapsamaktadır. Bunlara paralel olarak, ilaçların terapötik değerleri ve bağımlılık doğurma ihtimallerine dayanan dört liste saptanmıştır. Narkotik ilaçlar Komisyonunun önerisiyle zamanla bazı yeni
ilaçların da listeye eklenmesi öngörülmüştür.
Mevcut listeler aşağıdaki tabloda gösterilmektedir. Maksimum iptila tehlikesi ve maksimum kontrol zorunluluğu I. Pozisyonda, minimumlar ise IV. Pozisyonda belirtilmiştir.
Son Birleşmiş Milletler Konvansiyonunda Saptanan Maddeler Listesi
Maddenin Uluslararası Adı Pozisyon
DET I
DMHP I
DMT I
Liserjid (LSD, LSD-25) Meskalin I I
Paraheksil I
Psilosin, psilotsin Psilosibin ! I
STP, DOM I
Tetrahidrokannabinoller,
bütün izomerleri I
Amfetamin II
Deksamfetamin II
Metamfetamin II
Metilfenidat II
Fensiklidin II
Fenmetrazin II
Amobarbital III
Siklobarbital III
Glutetimid III
Pentobarbital III
Secobarbital III
Amferpramon IV
Barbital IV
Etklorvinol IV
Etinamat IV
Meprobamat Metakualon IV IV
Metilfenobarbital IV
Fenobarbital IV
Pipradrol SPA IV IV
Irade:İrade eyleminde belli bir biçimde hareket etmek ve bir eylemi başlatmak için bilinçli ve kasitli bir karar sözkonusudur. Karar verme, değişik eylemler arasında seçim yapma ve bu eylemlerin yöneldiği hedefleri bilme anlamına gelir. Bu nitelikteki önemli kararlarda, benlikteki hâkim değerler rol oynar. Böylece iradeli eylem ile impülsif eylem çelişir; bunların ikisi de konatif (bkz.) proçeslerdir.   Irkilme Reaksiyonu:Bu terim birkaç değişik fenomen için kullanılmaktadır: Gürültüye ya da anî harekete mâruz bebeklerde, irkilme reaksiyonu bacaklarda ve gövdede ekstansi-yon biçiminde olur; anı gürültüye mâruz normal yetişkinlerde ise, irkilme reaksiyonunun, karakteristikleri pupilla dilatas yonu, omurga ekstansiyonu, avuçlarda terleme ve nabız hızında artmadır: Paradoksal olarak, anksiete nevrozlu hastalar daha az tepki gösterirler, çünkü fizyolojik bakımdan zaten «dolu» durumdadırlar.   Iştah:Fizyolojik, biokimyasal ve endokrinolojik tezahürleri bilinen açlık duygusundan ayrı olarak iştah, yemekten alınan psikolojik zevkin değerlendirilmesini de kapsar. Birçok psikiyatrik hastalıkta, özellikle af-fektif bozukluklarda, iştah da bozulur. İştahta değişim çok kere azalma, hafif ve şiddetli depresyonda mutlaka görülür. Marasmus nervosus"da iştah azalması, çocuklarda bile son derece zayıflamaya yol açabilir. Anoreksia nervosa"nın seyri sırasında iştah az, normal, hattâ fazla bile olabilir; fakat eğer bulimia mevcutsa, aşırı ishal, zorlama kusma ve iğrenme gibi durumlar görülür.








 
  • diline pelesenk olmak ne demek
  • dillere pelesenk olmuş ne demek
  • pelesenk
  • pelesenk ne demek
  • Pelesenk Ne Demek – Pelesenk Sözlük Anlamı
  • pelesenk olmak ne demek
  • pelesenk olmak ne demektir
  • pelesenk olmuş ne demek
  • Yüksek Yüksek Tepelere sözleri