A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ Ekle
OSMANLIYA GERİ DÖNÜŞ: 1950-1995 Demokrat Parti ve Hızlanan Süreç

OSMANLIYA GERİ DÖNÜŞ: 1950-1995 Demokrat Parti ve Hızlanan Süreç

 çııÖÖçşOSMANLIYA GERİ DÖNÜŞ: 1950-1995 Demokrat Parti ve Hızlanan Süreç


"Milli Şef" İsmet İnönü, 2.Dünya Savaşı'nın sonuna doğru, ani bir kararla "demokrasiye geçmeye" karar verdi. 1946 yılında yapılan seçimleri kazandı, 1950'dekini yitirdi ve 14 Mayıs'ta iktidarı Demokrat Parti'ye devretti. Gerçekte "geçilen" demokrasi değil, ABD isteklerine uyularak, Türkiye'nin Batı'ya bağımlılığını arttıracak yapay bir "çok particilik" ve temelsiz bir parlamentarizmdi. Nitekim, 1946'da başlayan parti çekişmesi, özellikle 1960'a dek süren 14 yıl içinde, ulusal bağımsızlıktan ve kemalist ilkelerden ödün vermenin aracı haline gelerek, "demokrasiyi" değil, Türkiye'nin uydulaşmasını geliştirdi. ABD Türkiye'ye yerleşti.

Demokrasi adı verilen "çok particilik", 22 yıl önce Cumhuriyet'le kurulan ve geliştirilmeye gereksinimi olan ulusal birlik anlayışına büyük zarar verdi. Sosyo-ekonomik yapıyla uyumsuz siyasi girişim, kısa süre içinde, iktidar nimetlerinden yararlanma yarışına dönüştü. Konumu ve sınıfsal çıkarları farklı olmayan insanlar, parti adıyla kümelere ayrılarak, birlik duygusuna zarar veren kısır ve düzeysiz bir çekişme içine girdiler. Toplumsal yapıya zarar veren yapay düşmanlıklar ortaya çıktı. Politik ilişkilerdeki gerilik, dışarıyla ilişkisi olan çıkar kümelerinin, devlet yönetimine sızmasına olanak veriyordu. "Demokrasi!", bu çekişmenin ve ulus devlet yapısının bozulma aracı olarak kullanıldı. Savaş zengini vurguncu karaborsacılar, Cumhuriyet karşıtı tutucular, toprak ağaları ve düzeysiz politikacılar, bir anda ABD yanlısı "demokratlar" haline geldiler. Sayıları az ve halkın sorunlarından uzaktılar. Kısa sürede, çıkar için ulusal haklardan ödün vermeye yatkın işbirlikçiler haline geldiler ve ülkeyi hızla yarı sömürge durumuna soktular

*

DP iktidara geldiğinde CHP, Türkiye'yi Batı'ya bağlayan anlaşmaları büyük oranda tamamlamıştı. 1945-1950 arasında; BM, Dünya Bankası, IMF, Truman Doktrini, Gümrük Tarifeleri Genel Anlaşması GATT'a (sonradan Dünya Ticaret Örgütü-WTO) girilmiş, ABD ile ikili anlaşmalar imzalanmıştı. DP yöneticileri de bu anlaşmaları en az CHP'liler kadar istekle imzalayacak nitelikte insanlardı ama, öyle olmasalar bile, yapabilecekleri bir şey yoktu. Türkiye dönüşü olmayan bir nehirde yolculuğa çıkmıştı.

DP'nin programı, Terakkiperver Cumhuriyet Fırka'nın programının hemen aynısıydı. Bunların siyasi mücadele anlayışları ve dünya görüşleri de farklı değildi. Atatürk döneminde kapatılan bu parti, bu kez DP adıyla, kapatılma kaygılarından uzak, dış destekli ve geniş bir serbesti içinde geri gelmişti. DP programına, Batıcı bir anlayışın hakim olduğu hemen farkediliyordu. Ekonomik düzen olarak liberalizm kabul ediliyor, devletçiliğin faaliyet alanı özel teşebbüse destek olmakla sınırlanıyordu. KİT'lerin "elverişli şartlarla" özel teşebbüse devredileceği, devletin elinde kalması gereken KİT'lerin ise "ticari zihniyetle" yönetileceği, devletin "kafi zaruret olmadıkça" piyasalara karıştırılmayacağı söyleniyordu. Programın 51.maddesi bu maddeyi bugünkü IMF yöneticilerinin yazdığını düşündürecek türdendi. 51. maddede şunlar yazılıydı: "Gelir sağlama amacıyla kurulan ve bizzat devlet tarafından işletilmesi nedeniyle ülkede iş hacmini daraltan, hayat pahalılığı yaratan tekel fabrikalarının, elverişli koşullarla özel teşebbüse devrinden yanayız." (1)


DP programının 20 ve 21. maddelerinde, yerel yönetimlere yetki devri, 24. maddede devletin küçültülmesi 43. maddede liberalizm, 48. maddede KİT satışları, 51. maddede devlet tekellerinin özelleştirilmesi, 74. maddede ise iç ve dış borçlanma gerekliliği vurgulanıyordu. 20 ve 21. maddelerde söylenenler şöyleydi: "İl genel meclisleri, özel idareler, belediyeler; bütçelerini düzenleme ve uygulamada olduğu kadar diğer bütün görevlerini yerine getirmede, gereken genişlikte yetkilerle donatılmalıdır... Şehir sınırları içindeki kara ve deniz araçlarının ve ticari işletme niteliğindeki diğer genel hizmet işletmelerinin, belediyelere devrini doğal görüyoruz." (2)


24.maddede, kamu çalışanlarının "sayıca az, fakat yüksek nitelikli ve verimli" olması gerektiği belirtiliyor ve "memur sayısını artırma yönündeki eğilimlerin önüne geçilmesi kesin bir zorunluluktur" deniyordu. 48. maddede ise şunlar yazılıydı: "Devlet tarafından kurulmuş olan ve programın 45. maddesinde yazılı niteliklere sahip işletmeler dışında kalan tüm devlet işletmeleri, elverişli koşullarla özel teşebbüse devredilmelidir." (3)


Adnan Menderes, hükümeti kurar kurmaz önce iktidarını güvenceye alma düşüncesiyle ordunun üst kademelerinde değişiklikler yaptı. O günlerde, komutanlarının hemen tümü Kurtuluş Savaşı gazisi olan ordunun, Atatürk'e bağlılığından çekiniliyordu. Hükümet kurulduktan bir hafta sonra 6 Haziran 1950'de, geleneklere aykırı biçimde, üst düzey komutanlar toplu olarak görevlerinden uzaklaştırıldı. Ordudaki tasfiyeler konusunda Celal Bayar, "Bu kesin bir operasyon planıdır. Karşı çıkanlar olsa da bu plan başarılı kılınmalıdır" derken, Adnan Menderes, "Bu bir 'İkinci Nizam-ı Cedit planıdır. Gerçekleştirmek iktidarımızın şerefi olacaktır" diyordu. (4)


6 Haziran 1950'de, Türkçe ezan uygulamasına son verildi. Köy okullarına din dersi konuldu. Anayasa'nın adı "Teşkilatı Esasiye Kanunu" haline getirildi. Dil devrimine karşı, sistemli bir politika uygulandı. Dış siyasetteki ilk uygulama Kore'ye asker göndermek oldu (25 Haziran 1950). Kore Savaşı'na katılmayı eleştirenlere ağır hapis cezaları getirildi. NATO'ya girildi ve bir bayram coşkusuyla kutlandı. Atatürkçü dış politikayla hiç bağdaşmayan Bağdat ve Balkan Paktları oluşturuldu. Ulusal Kurtuluş Savaşı veren Kuzey Afrika ülkelerine (Tunus, Fas, Cezayir) karşı, sömürgeci devletler desteklendi. Süveyş Kanalı'nı millileştiren Nasır'a karşı, İngiltere'nin yanında yer alındı. Yabancı Sermaye'nin özendirilmesi için, kapitülasyon koşullarına benzeyen, "Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu" ve "Petrol Kanunu" çıkarıldı. Yoğun bir biçimde dış borç alındı. 1958 yılında dış borçlar ödenemez duruma geldi ve yüzde 320 oranında bir develüasyon yapıldı.

DP döneminde, 1923'den sonra ilk kez okuma-yazma oranında düşme oldu. 1955-1960 arasında okuma-yazma oranı yüzde 40,9'dan yüzde 39,5'e düştü. Din eğitimi veren okullardaki öğrenci sayısı yüzde 93 arttı. (5)
Anadolu aydınlanmasında büyük önemi olan, Halkevleri ve Halkodaları kapatıldı ve mal varlıkları hazineye aktarıldı. Adnan Menderes, 4 Mayıs 1951'de Meclis'te yaptığı konuşmada "Halkevleri, Halkodaları faşist anlayış ve düşüncelerin ürünüdür. Bunlar sosyal yapımız içindeki tümüyle gereksiz, boş, geri ve yabancı unsurlardır" diyordu. (6)
Oysa Menderes, Halkevleri'nin kurucularından biriydi ve 15 yıl bu kuruluşun müfettişliğini yapmıştı. 1930 yılında Halkevleri'nin açılış törenlerinde yaptığı konuşmada şunları söylemişti: "Milletimizin yükselmesi yolunda her şeyi gören ve sezen Büyük Gazi, sosyal yaşantımızda çok önemli bir boşluğu ve çok şiddetli ihtiyacı görmüş ve bu boşluğu doldurmak için Halkevlerinin temellerini atma şerefini de kazanmıştır." (7)


Halkevleri ve Halkodaları, "halkın kültürel düzeyini yükseltmek için" kurulmuşlardı. Atatürk Edirne gezisinde, "Ulusçu ve Cumhuriyetçi güçlerin Cumhuriyet Halk Fırkası çevresinde toplanması" gerektiğini açıklamış (8)
ve Halkevleri kurulmaya başlanmıştı.

Kapatılana dek geçen yirmi yıl içinde, 478 Halkevi ve 4322 Halkodası açılmış; bu örgütlerle, Anadolu'nun en uzak yörelerine ve en küçük birimlerine ulaşılarak, büyük bir aydınlanma atılımı gerçekleştirilmişti. Halkevleri, Atatürk'ün ölümüne dek geçen ilk sekiz yıl içinde 23750 konferans, 12350 temsil, 9050 konser, 7850 film gösterisi ve 970 sergi gerçekleştirmişti. Aynı dönem içinde 2.557.853 yurttaş Halkevleri kütüphanelerinden yararlanmış, 48 bin yurttaş çeşitli kurslara katılmış, 50 dergi yayımlanmıştı. (9)


Atatürk'ün başlattığı Anadolu aydınlanması, etkili olduğu kısa süre içinde, ulusal bilinçle donanmış aydın yetiştirmede yeterli olmasa da önemli kazanımlar elde etmişti. 1945 yılına gelindiğinde yalnızca 4 yıllık köy enstitüleri döneminde; 1726 ilkokul açılmış; 2757 öğretmen, 604 eğitmen, 163 gezici başöğretmen, 265 gezici sağlık memuru yetişmişti. Köy enstitüleri, kendi olanaklarıyla; 37 kamyon almış, 6 enstitüde elektrik üretmiş, köylerde 741 işlik, 993 öğretmen evi, 406 bölge okulu, 100 km yol ve 700 ayrı türde bina yapmıştı. (10)
Köy enstitüsünü bitiren öğretmenler, Atatürk'ün amaçladığı gibi, görevle gittikleri köylere aydınlığı ve uygarlığı götüren ulusçu aydınlar haline gelmişlerdi. DP, bu okulları kapatmak için CHP iktidarının başlattığı süreci tamamladı ve köy enstitüleri'ni tümüyle kapattı.

Menderes, 1930'larda aşırı övgülerle "her şeyi gören Gazi" olarak göklere çıkardığı Atatürk'ü, başbakan olduktan sonra yok saymaya, giderek karşı çıkmağa başladı. Gerçek karşıtlığı, kabul ettiği ve uyguladığı programlarla yapıyor, ancak söz ve açıklamalarla açıkça dile getirmekten de çekinmiyordu. Yadsımacı savlarını o denli aykırı noktalara ulaştırmıştı ki, bu savları duyan kimi parti yöneticileri bile şaşırıp kalıyorlardı. Örneğin bir keresinde, Kurtuluş Savaşı'nın "Mustafa Kemal'in ihtirasları" yüzünden uzadığını ileri sürmüş, şunları söylemişti: "Kurtuluş Savaşı diyorsunuz. Bu savaş pekâlâ üç ayda bitebilirdi. Bunun yıllarca uzamasına Mustafa Kemal'in yerleşme ihtirasları., (neden olmuştur y.n.)" (11)


*

Demokrat Parti Hükümeti, kuruluşundan iki ay sonra 25 Temmuz 1950'de, dolaylı bir ABD-Sovyet çatışması olan Kore Savaşı'na katılma kararı aldı. Yurt dışına savaşmak için asker gönderilmesine karşın, Meclis'te karar alınmamış, muhalefete danışılmamış, Türkiye'nin herhangi bir ilişki ve çıkarı olmadığı bir savaşa katılınmıştı. Anayasa'nın açık ihlali olan bu kararın eleştirilmesi, çıkarılan bir yasayla yasaklandı, Kore Savaşı'nı eleştirenlere hapis cezası getirildi. Yolluk ve aylıkları Türk hükümetince ödenerek 5090 kişilik bir birlik Kore'ye gönderildi. Üç yıl süren savaşlarda 721 asker yitirildi. (12)
ABD isteğiyle gerçekleştirilen bu girişim için, hiçbir haklı gerekçe gösterilemedi, yalnızca garip açıklamalar yapıldı. Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu, "Kore'de bir avuç kan verdik ama, böylece büyük devletler arasına katıldık" dedi. (13)


18 Şubat 1952'de NATO'ya girildi. Bu olay, Meclis'te ve İstanbul basınında bir zafer havasıyla kutlandı. Oysa kutlama yapmak bir yana, Birinci Dünya Savaşı'nda orduyu Alman generallerine teslim eden anlayışı ve Mustafa Kemal'in bu anlayışa karşı sürdürdüğü muhalefeti bilenler için, kaygı ve üzüntü veren bir olay yaşanıyordu. Türk Ordusu bir dış örgüte, üstelik Atatürk'ün dostluk ilişkilerinin sürdürülmesini ısrarla istediği Sovyetler Birliği'ne karşı kurulan bir örgüte sokuluyordu. Ağustos 1952'de Türkiye'yle Yunanistan'ı içine alan ve Amerikalı bir korgeneralin komutasında, Güneydoğu Avrupa Kara Kuvvetleri Komutanlığı kuruldu. Türk Ordusu'nun orgeneral rütbesindeki komutanları, artık bu korgeneralin emri altındaydılar. (14)
Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Lizbon'da, Türkiye'nin katıldığı ilk NATO toplantısında yaptığı konuşmada: "Karşınızda büyük bir istekle ve kayıtsız şartsız işbirliği zihniyetiyle hareket etmeyi ilke edinen bir Türkiye bulacaksınız" diyordu. (15)
Menderes daha da ileri gidiyor ve Türk-Amerikan ilişkilerinden "ölümsüz dostluk" diye söz ediyordu. ABD Dışişleri Bakanı John Fuster Dulles'in bu sözlerden hemen sonra yaptığı açıklama, Menderes'e verilen onur kırıcı bir yanıt gibiydi: "Amerika'nın dostu yok, çıkarı vardır." (16)


*

ABD ile Türkiye arasında, 12 Kasım 1956 tarihinde "Tarım Ürünleri Anlaşması" imzalandı. 10228 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren bu anlaşmaya göre; ABD Türkiye'ye 46.3 milyon dolarlık buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, konserve, sığır eti, don yağı ve soya yağı satacaktı. Azgelişmiş bir tarım ülkesi olan Türkiye'nin ürettiği bu temel ürünler, ABD gibi gelişmiş bir ülkenin, eşit olmayan rekabetine terk ediliyordu. Ama daha vahim olanı, anlaşmanın 2. ve 3.maddeleriydi. 2. madde şöyleydi: "Türkiye'nin yetiştirdiği ve bu anlaşmada adı geçen ya da benzeri ürünlerin Türkiye'den yapılacak ihracatı, Birleşik Devletler tarafından denetlenecektir." 3.maddenin b bendi ise; "Türk ve Amerikan Hükümetleri, Türkiye'de Amerikan mallarına talebi arttırmak için birlikte hareket edeceklerdir" diyordu. (17)
Anlaşmanın imzalanmasından altı yıl sonra, 21 Şubat 1963'te ABD Ankara Büyükelçisi, Türk Hükümeti'ne bir nota verdi. Bu notada, anlaşmanın 2. ve 3. maddelerine dayanılarak hükümetten şunlar isteniyordu. "T.C. Hükümeti, 1 Kasım 1962-31 Ekim 1963 tarihleri arasındaki devrede zeytinyağı ihracatını 10 bin metrik tonu aşmayacak biçimde sınırlayacaktır. Türkiye eğer bu miktardan fazla zeytinyağı ihraç edecek olursa ABD'den fazlalık kadar yağ ithal edecektir." Bu nota dönemin Ticaret Bakanı Muhlis Ete tarafından hemen kabul edildi. (18)


İsmet İnönü'nün başlattığı ikili anlaşmalar, kapsamı ve uygulama alanları genişletilerek sürdürüldü. Sayısı ve niteliği bugün bile bilinmeyen bu anlaşmalardan en önemlisi, tam metni açıklanmamış olan 5 Mart 1959 anlaşmasıdır. Anlaşmanın basına sızan bölümlerinde, görünen kadarıyla anlam bozukluğu içeren karışık tümceler ve yoruma bağlı, net olmayan ifadelerle, çok ciddi yükümlülükler altına giriliyor, ABD'ye Türkiye'ye askeri müdahale yetkisi veriliyordu. Ana sözleşmenin giriş bölümünde Amerika Birleşik Devletleri'ne, "Türkiye'nin siyasi bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne karşı yapılacak her türlü tehdidi çok ciddi bir biçimde tetkik etmek.." gibi bir görev veriliyor, sonraki altı maddede ise ABD'nin "doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak; tecavüz, sızma, yıkıcı faaliyet, sivil saldırı, dolaylı saldırı hallerinde.." Türkiye'ye müdahale etmesi kabul ediliyordu. (19)
'Dolaysız saldırı', 'dolaylı saldırı', 'tecavüz' ve özellikle 'sivil saldırı' gibi kavramların ne anlama geldiği açıkça tanımlanmamış, bunlar Amerikalıların yorumuna bırakılmıştı. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, 4 Nisan 1960'da bu gerçeği kabul edecek ve yaptığı açıklamada "bu konulardaki takdir hakkının Amerikalılara ait olduğunu" söyleyecektir. (20)


*

1954 yılında, yabancı petrol şirketlerinin adamı olduğu söylenen Max Ball'e hazırlatılan "Petrol Yasası" aynı yıl Meclis'ten geçti. Yasanın sonradan değiştirilen 136.maddesinde; "Bu yasa yabancı şirketlerin izni olmadan değiştirilemez" deniyordu. Ana muhalefetin lideri İsmet İnönü, 'Petrol Yasası' için "Bu bir kapitülasyon kanunudur" demiş, ama ileride başbakan olduğunda bu yasa için hiçbir girişimde bulunmamıştır. (21)


Ocak 1959'da, millileştirme işlemlerinde muhatabın ABD hükümeti olmasını kabul eden; "İstimlak ve Müsadere Garantisi Anlaşması" yasalaştırıldı. Bu yasaya, DP Erzurum milletvekili Sabri Dilek Meclis'te; "Bu anlaşmanın kabulüyle kapitülasyonlar geri getirilmektedir. Bu anlaşma ile Amerikalılara açıkça imtiyaz verilmektedir" diye tepki gösterdi. (22)


9 Ağustos 1954'de Yugoslavya ve Yunanistan ile Balkanlara yönelik Dostluk ve İşbirliği Anlaşması imzalandı (Bled Anlaşması). Bu anlaşmada Tito, bloklar dışı kalarak tarafsızlık politikası sürdürülmesi gerektiğini ileri sürerken ve Atatürk'ün gelenekselleşmiş Balkan Politikası bu yönde iken, Menderes tarafsızlığın hayalcilik olduğunu ileri sürdü ve bloklaşmayı savundu.

1960 İhtilali, getirdiği birçok yeni ve demokratik kuruma karşın, ikili ve uluslararası anlaşmaların doğurduğu bağımlılık ilişkilerine, çözüm getirme gücünü kendinde göremedi. Kısa sürede iktidarı devrettiği siviller, aynı politikaları uygulamayı yoğunlaştırarak sürdürdüler. 1962 yılında, kuran kurslarını Anayasa'ya aykırı olduğu gerekçesiyle kapatan Amasya Valisi, İnönü Hükümeti tarafından açığa alındı. (23)


1965 yılında ABD Kongresinde konuşan Macomber; "Devletçilik, Türkiye'de eski ve saygı gören bir görüştür. Biz ise, Türkiye'nin sorunlarının çoğunun devletçilikten ileri geldiğini düşünüyoruz. Orada özel kesime daha çok rol verilmesini görmenin sabırsızlığı içindeyiz. Seçimle işbaşına gelen iktidar da (AP iktidarı) aynı şeyden yakınmaktadır." (24)
dedi. Demirel Hükümeti bu görüşlere uygun olarak, kaynağı dış krediler olan çok yönlü teşviklerle işbirlikçi niteliğinde bir sermaye kesimi yarattı. Dünya Bankası'nın öngördüğü yatırımları gerçekleştirdi.

çııÖÖçşıÜüAvrupa Birliği Serüveni

Adnan Menderes Hükümeti, Avrupa'da altı ülke tarafından (Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda, Lüxemburg) kurulan ve 01.01.1958'de yürürlüğe giren Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) olan AB'ye, 31 Temmuz 1959 tarihinde üye olmak için başvurdu. Bu başvuru, Türkiye'nin daha önce üye olduğu tüm uluslararası anlaşmalarda olduğu gibi; yeterince araştırılmadan yapılan, hazırlıksız bir girişimdi. Başvuru bugün de geçerli olan, "Batıyla bütünleşelim", "aman dışarda kalmayalım" anlayışının doğal bir sonucuydu. Adnan Menderes bu anlayışı açıkça; "Milli ya da bağımsız dış siyaset gütmek, Batı'nın demokrasi anlayışından uzaklaşmak demektir" biçiminde dile getiriyordu. (25)
O günlerde Türkiye'de ekonomi ve siyasete egemen olanlar, yüzyıl önceki tanzimatçılar gibi Türkiye'yi; toplumsal yapısına, ulusal çıkarlarına kültürel özelliklerine uygun düşmeyen bir yola sürüklüyorlardı.

Batı'ya bağlanma ya da Batı'nın dümen suyuna girme anlayışı, Atatürk dönemi dışında, Türkiye'nin adeta kaderi olmuştu. 19. yüzyıldan beri devlet yönetiminde bulunan hemen tüm yöneticiler, yitirilen onca değere karşın, hep aynı şeyden söz ediyorlardı; "Batı'sız olamayız", "Tek başımıza ayakta kalamayız" "Üçüncü Dünya ülkesi oluruz."

AET'ye, tam bir tanzimat batıcılığı anlayışıyla başvurulmuştu. Hükümet'in, topluluğun amaçları, temel öncelikleri ve işleyişiyle ilgili hemen hiçbir bilgisi yoktu. Yalnızca hükümet üyeleri değil, devletin ilgili kurumları da konuya ilişkin hemen hiçbir şey bilmiyordu. Devlet Planlama Teşkilatı'nm hazırladığı bir rapora göre katılma kararı tümüyle siyasal amaçla alınmıştı ve katılma kararı verilen 1959 yılında devlet arşivlerinde AET ile ilgili hiçbir 'araştırma', bilgi ya da veri yoktu.

Oysa Avrupalılar'ın 1957 yılında giriştikleri AET, Türkiye'nin toplumsal yapısına, gelişme isteklerine ve ulusal çıkarlarına uygun düşen bir örgütlenme değildi. AET'nin oluşturulmasına neden olan gerekçelerin tarihsel geçmişi, maddi dayanakları ve Avrupa'ya özgü hedefleri vardı. Kendilerine ait bir sorunu çözmeye çalışan Avrupalılar, kıtanın geleceğine biçim verecek olan uzun erimli bir işe girişiyorlardı; Türkiye'yle farklı öncelikler ve farklı çıkar duyguları içindeydiler; toplumlar arasında, tarihsel ve kültürel gerçekliğin yarattığı yapısal karşıtlıklar ve bu karşıtlığın oluşturduğu bir "doku uyuşmazlığı" vardı. Bu nedenle AET, Türkiye için hiç düşünmeden hemen girilecek bir yapılanma değildi. Güçsüz bir ekonomik yapıyla, gelişmiş ülkelerle "ortak pazar" oluşturmak ve ulusal pazarını bu ülkelere açmak "fille yatağa girmek" demekti. Ancak, o günlerde Türkiye'yi "yönetenler" böyle düşünmüyordu.

*

Avrupalı devletler, 2O.yüzyıl içinde guruplara ayrılarak iki kez savaşmış ve birbirlerine ölçüsüz zararlar vermişlerdi. Her iki savaşın da nedeni, ekonomik rekabet ve pazar paylaşımıydı. Paylaşım savaşlarının yol açtığı yitikleri yaşayan Avrupalılar, pazar gereksinimini silahlı çatışmaya varmadan çözebilmenin yol ve yöntemlerini arıyorlardı. AET oluşumunun temel amacı buydu.

Türkiye, emperyalist çatışmanın tarafı değil mağduruydu. Birinci Dünya Savaşı sonunda paylaşılmak istenmiş, Anadolu'yu güçlükle kurtarabilmişti. Temel gereksinimi, kendi gücüne dayanarak kalkınmak, Batı'yla arasındaki farkı kapatmak ve bunun için de ulusal pazarını koruma altına almaktı. Kalkınmış olan tüm ülkeler gelişimlerini böyle sağlamışlardı. Türkiye'nin sorunları, Batı'dan çok farklıydı. Gelişmiş sanayi ülkeleriyle kuracağı "ortak pazar" ilişkilerinde "ortak değil, ancak pazar" olabilirdi. Nitekim de öyle olmuştur.

Ortak pazarlar, Batı kapitalizminin gereksinimlerinin bir ürünü olarak ortaya çıktılar ve zaman içinde geliştiler. İkinci Dünya Savaşı öncesinde, her biri bir başka büyük devletin kullanım alanına giren ülke pazarları, ayrı ayrı ve yalnızca bir egemen devlet tarafından kullanılıyordu. Savaştan sonra, ülke pazarları birbirine bağlanarak; geniş, alım gücü yüksek ve her ülkenin kendi gücü oranında yararlanabileceği "ortak pazarlar" haline getirildi. Gelişmiş ülkeler, pazar paylaşımı için yapılan silahlı çatışmalardan kaçınmak istiyorlardı. Aralarında çıkacak bir 3.Dünya Savaşı kendi sonları olabilirdi.

"Ortak pazar" düzenlemesi, büyük güçler arasındaki ticari rekabeti ortadan kaldırmadı ama, batılı devletlerin kendi aralarındaki yeni bir silahlı çatışmayı, elli yıldan fazla bir süre ertelemeyi başardı. Avrupalılar bu "başarıyı", 15 Aralık 2001'de yaptıkları Laeken Zirvesi'nde devlet başkanlarının imzasıyla yayınladıkları bildiride şöyle dile getirdiler: "Avrupa Birliği bir başarı öyküsüdür. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir Avrupa barış içinde yaşıyor.. Birlik, çoğunluğu Orta ve Doğu Avrupalı olmak üzere on yeni ülkeyi daha bünyesine katarak, Avrupa tarihinin, İkinci Dünya Savaşı ve onu izleyen yapay bölünme sayfasını nihayet kapatabilecektir. Bunca zaman sonra Avrupa, elli yıl önce altı ülkenin liderliğinde olduğundan farklı bir yaklaşım gerektiren gerçek bir dönüşümle, kan dökülmeden büyük bir aile olma yolundadır." (26)


çııÖÖçşıÜüAnkara Anlaşması ve Sonrası

Türkiye, 12 Eylül 1963 tarihinde AET ile Ankara Anlaşması'nı imzaladı. Anlaşmayı imzalayan, batılı devletlere karşı verilen Kurtuluş Savaşı'nda "Garp Cephesi Komutanı" olan, Lozan'da ulusal egemenlik hakları için büyük mücadele veren İsmet İnönü'ydü. Lozan'da, 1838 Ticaret Anlaşması'run Türkiye'yi sömürgeleştirdiğini ileri süren, hiçbir imtiyaz önerisini kabul etmeyen ve gümrük bağımsızlığı için çok sert bir mücadele veren İsmet İnönü, Cumhuriyet'in ilanının 40. yılında gümrüklerden ve korumacılıktan vazgeçilen Ankara Anlaşmasını kabul etmişti. (27)
İlginç bir rastlantı olarak, NATO'ya üyelik için İnönü başvurmuş (1949), anlaşmayı Menderes imzalamış (1952), AET'ye ise Menderes başvurmuş (1959), İnönü imzalamıştı (1963). Menderes Hükümeti, AET ortaklık başvurusunu, ABD'nin onayını alarak yaparken; başvuru konusunu, ne TBMM'ne getirmiş, ne de CHP'ne bilgi vermişti. (28)


Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri, AET'ye üyelik için başvurulan 1959 yılından, Anlaşma'nın imzalandığı 1963 yılına dek, hiçbir araştırma ve inceleme yaptırmadı. Dört yıl sonra yapılan tek araştırmada, ortaklık başvurusu için ortaya konan başlıca gerekçe yalnızca şuydu: "Türkiye Batı Dünyasına mensuptur." (29)
Dışişleri Bakanlığı, bu "bilimsel" saptamayı esas alarak; "Her ne koşulda olursa olsun AET'ye girmek" (30)
anlayışıyla "yoğun" bir çalışma içine girdi ve Türkiye, 1838 Ticaret Anlaşmasıyla simgelenen Tanzimat Batıcılığı sürecine resmen sokulmuş oldu.

Ankara Anlaşması, Türkiye'yi tam üye değil, ne anlama geldiği belli olmayan "ortak üye" olarak kabul ediyor ve Türkiye'yi üye yapmayacağını daha işin başlangıcında ortaya koyuyordu. Fransa Cumhurbaşkanı General De Gaulle 1962 yılında; "Yunanistan'ın aksine Türkiye büyük bir ülkedir, AET'ye girmesi şart değildir" derken, Fransa ve İtalya Türkiye'nin "kendi ihraç ürünlerinin yerini alacağından" çekiniyordu. (31)
Üye yapılmak istenmeyen Türkiye'nin, Doğu'ya yakınlaşmasından da endişe ediliyor ve bu endişenin giderilmesi için bir "ara formül" bulunmaya çalışılıyordu. De Gaulle'ün geliştirdiği ve AB'nin bugüne dek sürdürdüğü Türkiye politikasının temelini oluşturacak olan "ara formül" şuydu: "Türkiye, ne tam olarak dışarı itilmeli ne de içeri alınmalıdır." (32)


*

Ankara Anlaşması, Türkiye ile AET arasında "ortaklık" rejiminin uygulanması ve gelişmesi için bazı organlar kurulmasını öngörüyordu. Ortaklık Konseyi, Ortaklık Komitesi, Türkiye-AET Karma Parlamento Komisyonu ve Gümrük Birliği Komitesi adlarıyla organlar kuruldu. Türk yöneticiler bu tür organların kurulmasını, Türkiye'ye verilen önemin göstergesi saydılar. Ve Türkiye'yi AET üyeliğine götürecek olan bir girişim olduğunu sandılar. Avrupalıların Türkiye'ye "önem" verdikleri doğruydu. Ancak bu önem, Türkiye'nin AET içine alınıp ortak yapılmasını değil, üye yapmadan "ilişkilerin geliştirilmesi adıyla oyalanmasını" amaçlıyordu; organlar bu amaçla kurulmuştu.

1 Aralık 1964'den sonra yürürlüğe giren Ankara Anlaşması'yla, Türkiye-AET ilişkileri "tam üyeliğe" ulaşana dek; "Hazırlık", "Geçiş" ve "Son Dönem" adlarıyla üç döneme ayrıldı. Türkiye bu dönemlerde, üzerine düşen tüm yükümlülükleri yerine getirdi. Oysa AET, Türkiye'yi "tam üyeliğe" almamaya baştan karar vermişti. Avrupalılar kendi sorunlarını çözmek için biraraya gelmişlerdi. Nüfusu ve sorunları bol, kendisine yabancı Türkiye'yi aralarına almak, AET oluşumunun amaçlarına uygun değildi. AET onlar için, yalnızca ekonomik bir örgütlenme değil, tarihsel kökleri eskiye giden, siyasi birliği amaçlayan bir girişimdi. Bu örgütlenmede, eşit koşullara sahip bir Türkiye'nin yeri olamazdı.

*

Ticari olarak 1971, hukuki olarak da 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe giren "Katma Protokol"ün imzalanmasından sonra AET, gerçek amacını göstermeye başladı. "Katma Protokol"e, gittikçe gelişen bir biçimde, sanayi ürünleri ticaretinde gümrük birliğine gidilmesi şartını koydu. AET, Türk sanayi ürünlerine uyguladığı gümrük vergilerini ve kısıtlamaları; pamuk ipliği, pamuklu dokuma ve rafine petrol ürünleri hariç olmak üzere (geriye ne kalıyorsa?) kaldırıyor, buna karşılık kendi sanayi ürünlerinin kademeli olarak Türkiye'ye gümrüksüz girmesinin yolunu açıyordu. Bu iş için Türkiye'de zaten olmayan hassas sanayi ürünleri için 22, diğerleri için 12 yıllık süre koyuyor ve Türkiye'nin "dört gözle" beklediği işgücü dolaşımının, 1 Ocak 1986'dan sonra serbest olmasını kabul ediyordu.

Katma Protokol, Türkiye'ye kullanamayacağı, daha doğrusu ekonomik gelişme düzeyi nedeniyle kullanması mümkün olmayan hakları vermiş görünüyordu. Türkiye, "eşit" koşullar altında Avrupa sanayi ürünleriyle rekabet edebilecek bir sanayi yapısına sahip değildi; sınırlı sektörlerde oluşma aşamasında olan cılız sanayinin korunmaya gereksinimi vardı. Avrupa rekabetine açılmak, bunların yok olması demekti. AET, mali protokoller çerçevesinde Türkiye'ye on yılda yaklaşık 3,5 milyar dolar yardımda bulunacak, Türk işçileri Avrupa'nın her ülkesinde serbestçe dolaşacaktı. Türk tekstil ürünlerine kota uygulanmayacak, "anti-damping" uygulamaları yapılmayacaktı.

Bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Buna karşın Türkiye, büyük bir "istek" ve "kararlılıkla" kendi üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmeyi sürdürdü. 1984-1994 arasında uyguladığı ekonomik politikalarla kapılarını Avrupa'ya hızlı bir biçimde açtı. Katma Protokol çerçevesinde 12 ve 22 yıllık listelerde gümrük indirim taahhütlerini yerine getirdi. 1995'e gelindiğinde Avrupa Birliği malları Türkiye pazarında, diğer ülke mallarına karşı, belirgin bir biçimde imtiyaz üstünlüğüne sahip hale gelmişti. Ulusal sanayi büyük darbe almıştı.

Türkiye, Katma Protokolün öngördüğü yükümlülüklerini yerine getirmiş olmanın heyecanıyla, 14 Nisan 1987'de tam üyelik için başvurdu. AET, üyelik başvurusunu reddetti. Reddetmekle de kalmadı, Türkiye'nin tam üyelik konusunu Birliğin gündeminden çıkardı. Bu olumsuz davranışa karşın Başbakan Turgut Özal ,konuyla ilgilenen herkesi şaşkına çeviren şu sözleri söyledi: "Türkiye Avrupa Birliği'ne alınmasa da Gümrük Birliği'ne gireceğiz." (33)


Avrupa Topluluğu Bakanlar Konseyi, Türkiye'nin üyelik başvurusunu 27 Nisan tarihinde, gerekli incelemeyi yapmak için AT Komisyonu'na gönderdi. Komisyon tüm birimlerine, Türkiye'nin Topluluğa katılmasının sonuçlarını ve etkilerini değerlendirmek için gereken tüm bilgi ve belgeleri toplama talimatını verdi. Yapılan kapsamlı araştırmalar sonunda, 10 sayfalık "Görüş" ile buna ekli 125 sayfalık bir "Teknik Rapor" ortaya çıktı. Komisyonun Konseyce benimsenen raporunda şu tür saptamalar yer alıyordu: "Türkiye'nin özel durumunda iki husus önemlidir. Türkiye büyük bir ülkedir. Herhangi bir Topluluk üyesi devletten daha büyük bir coğrafi alanı vardır ve nüfusu ileride daha da artacaktır. Genel gelişmişlik düzeyi Avrupa ortalamasının çok altındadır. Ekonomik dengesizlikler devam ettiği sürece, Topluluğun ekonomik ve sosyal politikalarından doğan yükümlülükleri üstlenmede Türkiye'nin ciddi zorluklar yaşayacağından korkulmaktadır. Türkiye'nin katılmasının, Topluluğun kendi kaynakları üzerine getireceği yük nedeniyle hissedilir kaygılar vardır. Türkiye'nin yapısal fonlara dahil edilmesinden gelecek mali yük, yükten bile daha ağır olacaktır. Türk işgücünün Topluluk emek pazarına girişi, işsizliğin Topluluk içinde yüksek düzeyde olmaya devam ettiği bir süreçte korku vermektedir.. 1995 yılında Gümrük Birliği'nin tamamlanması, Topluluk tarafından Türk tekstil ve tarım ürünlerindeki ticaretle ilgili düzenlemelerin gözden geçirilmesini gerektirecektir. Türkiye ile Topluluk arasındaki ekonomik dengesizliklerin yarattığı kısıtlamalar, Türkiye pazarını Avrupa Topluluğu pazarına daha yakından katma fırsatını Topluluğa vermektedir.. Avrupa'nın tamamı bir değişim içindeyken ve Topluluğun kendisi büyük değişimlerden geçerken, bu aşamada Türkiye ile katılım müzakerelerine girilmesi, uygun ve yararlı olmayacaktır. Buna karşın Komisyon, Türkiye'nin Avrupa'ya doğru genel açılımının dikkate alınmasını ve Türkiye ile işbirliğinin sürdürülmesi gerektiğine inanmaktadır.." (34)


Avrupa Topluluğu, Türkiye'nin üyelik başvurusunu reddetme kararı alırken; aynı kararda, Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesi yönünde bir işbirliği programı'ra kabul etti. Türkiye'yi dışarıda tutarak ilişkileri sürdürme ya da daha açık söylemiyle, Türkiye pazarını onu üye almadan kullanma isteminin somut ifadesi olan ve adına Matutes Paketi denilen İşbirliği Programı'nın en önemli maddesi, Türkiye pazarının Avrupa'ya tam olarak açılmasıydı. Bu açılma, Türkiye ile Avrupa Topluluğu'nun 1995 yılı sonunda kabul ettikleri Gümrük Birliği uygulamasına geçilmesiyle tamamlanacaktır. Avrupa yararına tek taraflı işleyen bu uygulama, ülkeler arası eşit koşullu bir düzenleme değil, Türkiye'nin zararına olan, tek yanlı bir sömürgecilik ilişkisiydi.

çııÖÖçşıÜü24 Ocak 1980 Kararlan ve 12 Eylül

1980 yılı Türkiye için, ekonomi ve siyaset başta olmak üzere, toplumsal yaşamın her alanında büyük bir çöküşün yaşandığı bir kırılma noktasıdır. 1980'den söz edilince herkesin aklına, doğal ve haklı olarak, silahlı bir hareket yani darbe gelir. Bu, olayın gerçek boyutunu ortaya koymayan eksik bir yaklaşımdır. 1980 olayları, bir bütün olarak ve biraz dikkatlice ele alınacak olursa, yaklaşımın yetersizliği kolayca görülecektir. 12 Eylül sabahı uygulamaya sokulan eylem, söylendiği ya da uygulayıcılarının sandığı gibi "terör olaylarının" zorunlu kıldığı bir sonuç değil, ülkeyi küresel isteklere sınırsızca açan bir başlangıçtır. 1980'de, siyasi çatışmanın Türkiye'yi kan gölüne döndürdüğü doğrudur. Ancak 12 Eylülle gerçek darbe; Türkiye'nin ekonomisine, siyasetine, aydınlarına ve ifadesini Atatürkçülükte bulan ulusal bağımsızlık geleneklerine yapılmıştır. Darbe'nin tarihi, bir anlamda 12 Eylül değil, 24 Ocak 1980'dir. 12 Eylül, çalışan kesimlerin ve aydınların 24 Ocak Kararları'na tepki gösteremez hale getirilmesi ve küresel sermayeye tümüyle açılma eylemidir.

1979'da Başbakan olan Süleyman Demirel, Başbakanlık Müsteşarlığına getirdiği Turgut Özal'a, yeni bir ekonomik istikrar programı hazırlama görevi verdi. Program kısa sürede hazırlandı; bir başka deyişle IMF tarafından hazırlanmış olan program, 24 Ocak 1980'de kamuoyuna açıklandı.

Tarihe 24 Ocak Kararları olarak geçen ve IMF'nin daha önce yaptıramadığı isteklerini içeren program; Türkiye'yi tek taraflı olarak yabancı sermayeye açıyor,tarım, ticaret ve sanayide ulusal hedeflerden vazgeçiliyor ve günlük kur uygulamasına geçilerek Türk Lirasındaki değer yitimi sürekli hale getiriliyordu. Milli kambiyo rejiminden vazgeçiliyor, ithalat liberasyonu adıyla dışalım serbest kılınıyor, kotalar kaldırılıyor ve kamu yatırımları kısılıyordu. KİT'lerin özelleştirileceği, temel ürünlerde destek fiyatlarının kaldırılacağı, ücret artışlarının düşük tutulacağı, tarım ürünlerindeki taban fiyatlarının sınırlanacağı açıklanıyordu. (35)
Programın ön uygulamaları bile etkisini hemen gösteriyor; 1980 başında 47 TL olan 1 Amerikan Doları, yıl sonunda 90 liraya çıkıyor, programa karşı gösterilen tepki, 'iç savaş' haline getirilen terör eylemleriyle birbirine karışıyordu.

24 Ocak Kararları, ancak 12 Eylül gibi, bir "demir yumruk"la uygulanabilirdi. Emek örgütleri başta olmak üzere mesleki kuruluşlar, dernekler ve partiler kapatılmalı, yasama ve yürütme gücü, tartışmasız bir ortamda, sınırsız yetkilerle donatılmış bir yönetime verilmeliydi. Nitekim öyle oldu ve ABD başta olmak üzere Avrupa Birliği'nin "demokratik" desteği altında; beş kişilik Milli Güvenlik Konseyi'nin her kararı yasa sayıldı. Tüm siyasi partiler, dernekler, meslek örgütleri kapatıldı, yüzbinlerce insan gözaltına alındı, 50 kişi idam edildi.

12 Eylül'ün Türk toplumunda yarattığı çöküntü, çok yönlü ve çok boyutludur. Ancak en büyük zarar; Cumhuriyet'le kurulan ulus-devlet yapısına, bu yapıya biçim veren yönetim anlayışına ve tümünü içine alan siyasi işleyişe verildi. Bağımsız iç ve dış politika, sosyal devlet anlayışı ve ulusal hakları koruma istenci, hemen tümüyle yok edildi. Siyasi bozulmanın partilere yansıyan etkisi, doğal olarak bölünme, parçalanma ve yabancılaşma oldu. CHP ve DP ya da CHP ve AP'den oluşan iki partili düzen bozulmuş, ortaya içinde yasallaştırılan "İslamcı" ve "Kürtçü" partilerin de olduğu bir parti karmaşası çıkmıştır. Bugün Türkiye'de 49 yasal parti bulunmaktadır. Bunların en büyükleri bile, yüzde onluk seçim barajını aşmayı başarı sayacak kadar küçülmüş ve etkisizleşmiştir. Hemen tümü denetim altındadır. Varlıklarını sürdürebilmek için, ulusal haklardan ödün vermeyi alışkanlık edinmişlerdir. Yoksullaşan halk siyaset dışında kalmış, Türkiye'de ulusal siyaset yapılamaz hale gelmiştir. Aydınlar yok edilmiş, halk etkisizleştirilmiştir.


çııÖÖçşıÜüGümrük Birliği'ne Giden Yol

Türk hükümeti, 12 Eylül'ün yarattığı, Batı'ya koşulsuz teslimiyet anlayışıyla, Gümrük Birliği'ne yönelik bağlayıcı imzayı, 8 Kasım 1993'de Brüksel'de yapılan Türkiye-AB Ortaklık Konseyi'nde attı. Bu toplantıda, Gümrük Birliği'nin 1995 yılında tamamlanmasını öngören bir karar alındı ve bu karar, karşılıklı yükümlülükleri tanımlayan Çalışma Programı'na dönüştürülerek kabul edildi. Aynı yıl yapılan AB Kopenhag Zirvesi'nde, "Türkiye ile mevcut ortaklık ilişkilerinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesi için gümrük birliğine gidilmesi konusunda kararlılık vurgulandı" (36)
ve bu "kararlılık", Gümrük Birliği Protokolü'nün kabul edilmesine dek sürdürüldü.
Türkiye'nin tam üyelik başvurusunu reddeden ve gündeminden çıkaran AB, 1994 yılında İsveç, Finlandiya ve Avusturya'yı üye aldı; Polonya, Macaristan ve Slovakya'yı aday üye yaptı. Türkiye, yalnızca o gün değil, gelecekte de üyeliğe alınmayacağı açık bir biçimde ortaya çıkmış olmasına karşın, hiçbir şey olmamış gibi üyelik umutlarını sürdürdü. Söylenen her şeyi yapmış, istenen herşeyi vermişti. Vermeye de devam edeceğini göstermişti.

Karar yetkisine sahip politikacılar, kimi üst bürokratlar, büyük sermaye örgütleri ve bu kesimlerin sözcülüğünü yapan "akademisyenler"; Gümrük Birliği'nin yararları üzerine çok konuşuyor, ama konunun ulusal haklar açısından önemine hiç değinmiyorlardı. Ulusal bağımsızlığını Batı'ya karşı verilen silahlı mücadele ile kazanmış büyük bir ülke; bilgisizlik, aymazlık ve ihanete varan tutum ve davranışlarla, yeniden ekonomik tutsaklığın karanlığına doğru götürülüyordu. 6 Mart 1995'e gelindiğinde durum buydu.

Avrupalılar, taşıdığı olumsuzluklar nedeniyle, Türkiye tarafından imzalanacağından son ana dek emin olamadıkları Gümrük Birliği Protokolü'nü, 6 Mart 1994'te Türkiye'nin önüne koydular. O günlerde iktidarda olan DYP-CHP Hükümeti, Protokolü, Avrupalıları bile şaşırtan bir istekle ve hiç tartışmadan derhal imzaladı. Üstelik bu girişim, Türk kamuoyuna ulusal bir zafer gibi sunuldu. Birlik yetkilileri o denli şaşırmışlardı ki "ne olur ne olmaz" diye olacak, anlaşmayı, yürürlüğe gireceği 1 Ocak 1996'dan iki hafta önce, bir de Avrupa Parlementosuna onaylattılar. Böyle bir işlem, ilk kez ve yalnızca Türkiye için yapılıyordu.

Avrupa Birliği ile yapılan ve hala yürürlükte olan Gümrük Birliği Protokolü, Kemalizmin üzerinde yükseldiği ulusal tam bağımsızlık kavramının yadsınmasıydı ve bu nedenle Atatürkçü Düşünce Sistemi'nin kabul edebileceği bir anlaşma değildi. Anlayışını ve kesin kaynağını 19.yüzyıl sömürgeciliğinden alan Gümrük Birliği Protokolüyle Türkiye ekonomik, siyasal ve hukuksal hükümranlık haklarını, üye olmadığı bir dış güce devretmeyi kabul ediyor ve kendisini Avrupa'nın bir yarı-sömürgesi haline getiriyordu. Gümrük Birliği Protokolü, tam ve tartışmasız bir biçimde yeni bir kapitülasyon anlaşmasıydı ve şu koşulları içeriyordu;

Türkiye Gümrük Birliği'ne girmekle, organlarında yer almadığı bir dış örgütün tüm kararlarına uymayı önceden kabul ediyordu. Türkiye'nin karşı oy verme, kabul etmeme ya da erteleme gibi hakları bulunmuyordu.

Türkiye, Gümrük Birliği Protokolü'yle, dış ilişkilerini belirleme yetkisini Avrupa Birliği'ne devrediyordu. Türkiye, Avrupa Birliği'nin üye olmayan üçüncü ülkelerle (tüm dünya ülkeleri) yaptığı ve yapacağı bütün anlaşmaları önceden kabul ediyordu. (16. ve 55. maddeler)

Türkiye, Gümrük Birliği'ne girmekle, herhangi bir dünya ülkesiyle Avrupa Birliği'nin bilgi ve onayı dışında ticari anlaşma yapmamayı kabul ediyor, yapması durumunda Birliğe anlaşmayı engelleme yetkisi veriyordu. (56. madde)

Türkiye, Gümrük Birliği'ne girmekle, Avrupa Birliği'nin GB ile ilgili olarak alacağı bütün kararlara paralel kanunlar çıkarmayı önceden kabul ediyordu. (8.madde)

Türkiye, Gümrük Birliği'ne girmekle, içinde hiçbir Türk hakimin olmadığı Avrupa Birliği Adalet Divanı'nın bütün hukuki kararlarına tam olarak uymayı önceden kabul ediyordu. (64.madde)

Türkiye, Gümrük Birliği'ne girmekle, ulusal pazarını rekabet etmesinin mümkün olmadığı Avrupa mallarına açıyor, gümrük vergilerini sıfırlıyor, tüm fonları kaldırıyordu.

*

Gümrük Birliği Protokolü'nün koşulları Türkiye açısından gerçekten çok ağır ve yıkıcıydı. Avrupalılar, bu denli ağır ve tek yanlı bir anlaşmayı Türkiye'ye bu denli kolay kabul ettirmenin mutlu şaşkınlığına uğramışlardı. Avrupa Parlamentosu'ndaki görüşmeler sırasında söz alan bir parlamenter şunları söylemişti: "Türkiye'yi çok ucuza satın alıyoruz. Bu bizim yararımıza olmayacaktır." (37)
Fransa'nın Ankara eski Büyükelçisi Eric Routeau'nun Protokol'le ilgili sözleri bir büyükelçiden beklenmeyecek kadar açık ve netti: "Türkiye, büyük ödünler verdiği çok haksız bir anlaşmaya imza attı. Bu anlaşma yeniden düzenlenmezse, Türkiye'nin ekonomisi açısından bir felaket olur. Avrupa pazar istiyordu, istediğini fazlasıyla elde etti." (38)
Almanya Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel'in sözleri ise acı gerçeğin belki de en somut ifadesiydi: "Türkiye bizim Cezayirimizdir." (39)


Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı Alman Leni Fisher'in, Türkiye'nin GB'ni kabul etmesi konusunda 24 Ocak 1996 tarihinde söylediği sözler gerçek durumu ortaya koyan açık sözlerdi: "Avrupa'nın Ortadoğu'da çok önemli rol oynayan bir Türkiye'ye ihtiyacı vardır." (40)


Türkiye'nin GB'ne değil, Avrupa'nın Türkiye'ye gereksinimi olduğunu kabul etmek, gerçeği anlatan somut bir saptamadır. Avrupalılar o günlerde arka arkaya açık sözlü açıklamalarda bulundular. Avrupa Parlamentosu sosyalist gurup sözcüsü Anne Van Lencker; "GB, Türkiye'de orta ve küçük işletmeler düzeyinde iş kaybına neden olacak ve Türkiye kısa vadede sıkıntı yaşayacaktır" (41)
AP'nun Yunanlı üyesi Yannos Karranidiotis; "GB, ekonomi ve ticarette Türkiye'nin değil, Avrupa'nın yararına işleyecektir." (42)
AP üyesi Daniel Cohn Bendit; "GB Türkiye için kötü bir hediye. Ekonomik alanda güçlük çekecek olan Türkiye, politik birliğin nimetlerinden de yararlanamayacak" (43)
Türk Hükümeti, ülkesini açık pazar haline getiriyor ve bunu "bayram" gibi kutluyor; bu pazardan yarar sağlayacak olan Avrupalılar ise Türkiye açısından ortaya çıkacak zararları irdeliyorlardı. Bu işte bir gariplik vardı.

çııÖ
ÖçşıÜüGümrük Birliği Sonuçları

Gümrük Birliği uygulamalarının neden olduğu ekonomik yıkım, giderilmesi giderek zorlaşan ulusal sorunlar olarak Türk halkının karşısına dikilmektedir. Ancak yaşanan bunca olumsuzluğa karşın, yalana ve yanlışa dayanan AB politikaları, toplumsal yaşamın tümünü kapsayacak biçimde ısrarla sürdürülmektedir. Politikacılar ve büyük sermaye çevreleri, AB'ne verilen ödünlerin yetersiz olduğunu, daha çok ödün verilmesi gerektiğini, AB'ne ancak bu yolla üye olunabileceğini söylemektedirler. İleri sürülen bu sav, söylem düzeyinde bırakılmamakta ve yasal zemini oluşturulan uygulamalar halinde yaygınlaştırılmaktadır. Oysa, Avrupa Birliği Türkiye'yi hiçbir zaman tam üyeliğe almayacaktır. Çünkü;

Gümrük Birliği, Avrupa Birliğine üye olmak için verilen ulusal bir ödündür. Ekonomik gücüne ve yönetim sistemine güvenen Avrupa ülkeleri, ortaklıktan elde edecekleri yararları düşünerek gümrüklerini diğer ülkelere açmışlardır. Türkiye, ortaklık haklarını elde etmeden pazarını Avrupa'ya açmıştır, "nimet"i olmayan bir "külfet"e katlanmış, kendisini de Avrupa için "külfetsiz nimet" haline getirmiştir. Bu nedenle tam üyeliğe alınmasının gereği ortadan kalkmıştır.

Avrupa büyük boyutlu ekonomik ve sosyal sorunlarla karşı karşıyadır. Daralan dünya pazarları, şiddetlenen uluslararası rekabet, işsizlik, üretimsizlik ve sosyal güvenlik sorunları giderek büyüyen dalgalar halinde Avrupa'yı sarmaktadır. AB, kendisini ABD ve Japonya'ya karşı korumaya çalışmaktadır. Amacı siyasi birliktir. "Avrupa Birleşik Devletleri" olarak ifade edilen oluşumda Türkiye'nin yeri yoktur. Olması da mümkün değildir.

Türkiye, AB'ye göre sorunları çok daha fazla olan, farklı yapıda ve azgelişmiş bir ülkedir. Böyle bir ülke Avrupa için "ortak" değil ancak "pazar" olabilir. Yüzde 10'u aşan kronik işsiz oranıyla Avrupa'nın, kalabalık nüfusu ve yüzde 26 işsizi olan Türkiye'yi tam üyeliğe alarak ona serbest dolaşım hakkı tanıması demek, çözmekte yetersiz kaldığı Avrupa işsizliğinin katlanarak artması demektir. Böyle bir gelişme ise AB'nin gözünde "Viyana kapılarında durdurulan" Türklerin, Avrupa'yı bu kez "kılıçsız istila" etmesidir.

Türkiye tam üyeliğe kabul edilmesi halinde, temsil haklarının nüfusa göre belirlendiği Avrupa Birliği içinde, Birliğin en etkin birkaç ülkesinden biri olacaktır. Avrupa Parlamentosu'nda 91 milletvekili (Almanya 99, İngiltere ve Fransa 87), Bakanlar Konseyi'nde 10 oy (Almanya, İngiltere ve Fransa 10) ve AB Komisyonu'nda 2 komiser (Almanya, İngiltere ve Fransa 2) ile temsil edilecektir. Yüzyıllardır (1923-1938 arası hariç) Avrupa'nın yarı-sömürgesi durumunda olan Türkiye, Avrupa'yı yöneten bir ülke haline gelecektir. Kendi ülkelerini "yönetemeyenler" Avrupa'yı "yöneteceklerdir". Böyle bir durum, Avrupalılar için, değil kabul etmek gerçek bir "kabus" tur.

Türkiye'nin, tam üye olması halinde, AB'nin yürürlükteki sistemi gereğince, Birliğin "az gelişmiş yörelere yardım fonundan" her yıl yaklaşık 17,5 milyar dolar yardım alması gerekecektir. Böyle bir durum, pazar ve para için 2O.yüzyıl içinde milyonlarca insanın öldüğü iki dünya savaşı çıkaran Avrupalıların, "akıllarından bile geçiremeyecekleri" bir gelişmedir.

Avrupalılar, Türklere yüzyıllardır ırkçı ve dinci gözlüklerle bakmışlardır. Avrupalılar için Türklerin yaşam tarzları, kültürel gelenekleri ve dini inançları, aynı siyasal oluşum içinde birlikte olunamayacak kadar kendilerinden uzaktır. Bu durum Türkler için de geçerlidir. Avrupa her geçen gün daha fazla kendi içine kapanmakta ve kendini özellikle ABD ve Japonya'ya karşı mücadeleye hazırlamaktadır. Yarattığı ekonomik-siyasi oluşum içinde Türkiye'nin gerçekten "yeri yoktur."

*

Gümrük Birliği'ne girdikten sonra ekonomik göstergeler, kısa süre içinde siyasi istemlerden çok daha kötü bir gidişi haber vermeye başladı. Ucuzlayacak denilen hiçbir ürün ucuzlamadığı gibi gerçek bir dışalım patlaması yaşandı. Türkiye, beyaz eşya, elektrikli ev araçları, otomobil, TV, müzik seti başta olmak üzere her türlü tüketim malları akınına uğradı. Türkiye'nin en iddialı üretim dalı tekstil ve konfeksiyonda dışsatım azaldı. Üçüncü ülkelerden ucuz hammadde elde etme olanağını yitiren ulusal ilaç sanayi, ağaç işleri, deri sanayi, tarım, mobilyacılık zor duruma düştü.

Türkiye, Avrupa kökenli mallarla dolarken AB'ne üye ülkeler GB anlaşmasının koşullarına uymadılar. Türkiye'nin tarımsal ürün ve tekstil ağırlıklı az sayıdaki dışalım ürününe tarife dışı engeller ve kotalar koydular, anti-damping soruşturmaları açtılar. AB'nin karar organlarında yer alamayan, dolayısıyla karar süreçlerine katılamayan Türkiye, alınan kararlara itiraz da edemiyordu.

AB'nin 1998 yılında tek taraflı olarak aldığı kararlar gereğince; 1 Temmuz 1998 tarihinden itibaren Türkiye'ye açılmış olan 15 bin tonluk sıfır gümrüklü domates salçası kotası hiçbir gerekçe gösterilmeden durduruldu. Aynı günlerde, daha önce açılacağı bildirilen 9 bin 60 tonluk ilave fındık kotası açılmadı. 16 Haziran'dan beri yürürlükte olan 14 bin tonluk gümrüksüz karpuz kontenjanı kaldırıldı. Bu ürünlerin, AB ülkelerine, ancak gümrük ödeyerek girebileceği bildirildi. (44)
Aynı yıl midye, istiridye, kum midyesi gibi kabuklu deniz ürünleri ile taze balık ihracı tamamen yasaklandı. Çift çenekli yumuşakçalar olarak adlandırılan her türlü deniz ürününün AB ülkelerine girmesi engellendi. (45)


Domates salçası ve fındığa önce kota kondu, daha sonra Türkiye'nin temel ihraç ürünü olan fındık tam olarak yasaklandı. Antepfıstığı, kuru incir dışalımı sınırlandı. Türk televizyonları, 'köken denetimi' adıyla gümrüklerde tek tek incelemeye alındı ve ek gümrük vergileri getirildi. Dışalımın zorlaşması nedeniyle daha önce Avrupa'dan yapılan siparişler iptal edildi Türk televizyon üreticileri milyonlarca dolar zarar etti. (46)


Avrupa Birliği 1999 yılında Türk demir-çeliğine anti-damping soruşturması başlattı. Oysa, soruşturma başlatacak herhangi bir ticari sorun yoktu. AB Komisyonu, Birliğin kurulmasında önemli yeri olan Avrupa Demir-Çelik Birliğinin yaptığı şikayetin "haklı olduğu sonucuna vararak" soruşturmayı başlattı. Gösterilen gerekçe, Avrupa'ya ihraç edilen filmaşinin (kangal demir) bağlantı parçalarının düşük fiyatla satılıyor olmasıydı. Gerekçe haklı değildi ve gerçek neden, Türkiye'nin Avrupa ülkelerine yaptığı filmaşin dışsatımını, 1996-1999 yılları arasında yüzde 529 arttırarak 24741 tona çıkarmayı başarmış olmasıydı. (47)


çııÖÖçşıÜüEkonomik Çözülme

Batı'ya bağlanmanın somut ifadesi olan ABD ve AB ile yapılan anlaşmalar, IMF ve Dünya Bankası ile girilen ilişkiler, ekonomik dengeleri hızla bozdu. Üretim azaldı, işsizlik arttı, halkın geçim koşulları ağırlaştı. 1938 yılındaki geçim göstergesi (Endeks) 100 kabul edilirse, bu gösterge 1950'de 339,7'ye 1963'te 962,7'ye çıkmıştı. (48)
Yatırımların, Gayri Safi Milli Hasılaya oranı 1930'da yüzde 11,84 iken, 1948'de yüzde 9,3'e düşmüştü. (49)


Türkiye, AB ile Ankara Anlaşmast'nı imzaladığı 1963 yılında, dış ticaret dengeleri bozulmuştu ama, bu açıklar altından kalkılamayacak boyutlara henüz ulaşmamıştı. Türkiye 1964 yılında, 410.8 milyon dolarlık dışsatıma karşı, 537.4 milyon dolarlık dışalım yapmıştı. Dış ticaret açığı 126.6 milyon dolardı ve dışsatımın dışalımı karşılama oranı yüzde 76.4'e düşmüştü. (50)
Bir Amerikan doları 9 liraydı. (51)
1963 yılında, yıllık enflasyon birçok Avrupa ülkesinden daha düşüktü ve yıllık yüzde 2'ydi. (52) Türkiye'nin dış borcu, 352 milyon dolarlık bölümü Türk lirası ile ödenmek koşuluyla, toplam 1.4 milyar dolardı. (53) Avrupa Birliği'ne üye olma girişiminin başlangıcı olan 1963'te durum buydu.

Ankara Anlaşması'nın imzalandığı 1963 yılından, Gümrük Birliği Protokolü''nün kabul edildiği 1995 yılına dek geçen 32 yılda, ekonomideki, özellikle de dış ticaret dengelerindeki bozulma, hızla arttı. 12 Eylül rejiminin 24 Ocak 1980 kararlarında ifadesini bulan ve Cumhuriyet''in temel yaklaşımlarını işlemez hale getiren uygulamaları, dış ticaret açıklarının büyük boyutlara ulaşmasına neden oldu. Gümrük Birliği'yle sonuçlanan 15 yıllık dönemde (1980-1995) açıklar büyümüş, 1995 Gümrük Birliği uygulamalarından sonra denetlenemez hale gelmişti.

Devlet İstatistik Enstitüsünün verilerine göre 1950'de 22,3 milyon, 1960'da 146.8,1970'de 359.1 milyon dolar olan dış ticaret açığı; 1983-1995 yılları arasındaki 13 yılda, yıllık ortalama 6403.4 milyon dolara çıkmıştı. (54) Artışın nedeni, Gümrük Birliği Protokolü'yle gümrüklerdeki korumacı önlemlerin kaldırılması ve Türkiye'ye mal sokmanın büyük oranda serbest hale getirilmesiydi. 1990-1995 arasındaki 5 yılda, her yıl ortalama 25,8 milyar dolar dışalım yapılırken, Gümrük Birliği uygulamalarından sonraki 5 yılda her yıl 46,8 milyar dolar dışalım yapıldı. Artış, yüzde 78,6'ydı. (55)

Gümrüklerde, korumacı vergilerin kaldırılması, dışalımda büyük artışlara yol açarken aynı zamanda, devletin gümrük vergisi yitiklerine yol açtı. Yitikler, Gümrük Birliği'nin yürürlüğe girdiği 1 Ocak 1996'dan sonraki yalnızca ilk onbir ay içinde, 125 trilyon lirayı aşmıştı. Bu, o günkü kurla 2 milyar dolara yakın bir miktardı. (56) Avrupa Birliği, Gümrük Birliği Protokolüyle vermeyi kabul ettiği parasal yardımı bloke etmiş, vermiyordu. Gerçi vereceği miktar da, 1 Ocak 1996'dan sonraki 5 yıl içinde 2 milyar dolardı. Bu ise devletin bir yıllık vergi kaybı kadardı. (57)

Türkiye'nin parasal yitiği, vergi ve fonlarla da sınırlı değildi. Dış ticaretteki açık olağandışı büyümüş ve 1996 yılında 20 milyar dolara çıkmıştı. Cumhuriyet tarihinin bir yıl içinde gördüğü en büyük dış ticaret açığı, o günden sonra kronik hale gelerek, hemen her yıl 20 milyar doların üstünde kaldı. (58) 59. AKP Hükümeti'nin uygulamalarıyla, dış ticaret açığı 2004 yılında adeta patlama yaptı ve 2003 yılında 22,7 milyar olan açık, 2004'de 34,1 milyar dolara çıktı. (59)

Dış ticaret açıklarına yol açan nedenler, elbette ulusal üretimin engellenmesi ve yerli üreticilerin giderek yok olmasına dayanıyordu. AB Katılım Ortaklığı Belgeleri ve IMF Niyet Mektupları, Türkiye'ye sürekli olarak üretimsizliği öneriyor ve öneriler hemen yerine getiriliyordu. Özelleştirmeler, milli şirket satışları ya da tarım politikaları, belirgin biçimde üretimsizliği amaçlıyordu. Gümrük Birliği Protokolü''nün yürürlüğe girdiği 1996'nın ilk 11 ayı içinde Almanya'dan yapılan dışalım yüzde 77.5 artarken, dışsatım yüzde 1 düşmüştü. Bu oranlar Fransa için yüzde 88.3 ve yüzde 6.1, İtalya için yüzde 86.8 ve yüzde 11,1'di. (60)

DİE verilerine göre, dışsatımın dışalımı karşılama oranı, 1937'de yüzde 121 (yani yüzde 21 dışsatım fazlası) iken, bu oran; 1950'de yüzde 92,2, 1960'da yüzde 68,6, 1970'de yüzde 62,1, 1980'de yüzde 62, 1990'da yüzde 58,1, 1996'da yüzde 54,1, 2000'de yüzde 50,6 ve 2004'de yüzde 54,7'ye düştü. (61)

*

Dış ticaret açığının borçlanmaya neden olacağı açıktı. Dış ticaret açığı, ürettiğinden çok tüketmek, yani kazandığından çok harcamak demekti. Aradaki fark, borçla kapatılacaktı. Bu kural, başka bir gelir kaynağı bulunmadığı sürece, dünyanın her yerindeki her insan ve her ülke için geçerliydi.

Türkiye, kaçınılmaz olarak verdiği dış ticaret açığı oranında borçlanmaya başladı. 1945 yılında altından kalkamayacağı bir borcu yoktu. Osmanlı'dan devralman Düyun-u Umumiye borcunun son taksidi 1954 yılında ödenmiş ve dış borç kapatılmıştı. Bugün ise (2005) Türkiye'nin iç-dış borç toplamı 300 milyar doların üzerindedir. Türk ekonomisine üretim değil, faiz ve rantiye kârları yön vermektedir. Faiz peşindeki finansal varlıkların toplamı, 1998 yılında 113 milyar dolara çıkmıştır. (62)

Gümrük Birliği'nin yol açtığı bir başka çarpıcı sonuç, Türkiye'nin, verdiği dış ticaret açığı nedeniyle Avrupa'ya kaynak aktarması, aktardığı kaynağın kendisine karşı kullanılmasına yol açmasıdır. Gümrük Birliği Protokolü'nun uygulanmasından sonraki 5 yılda (1996-2001) Türkiye toplam 117 milyar dolar dış ticaret açığı verdi. (63) Bu açığın, yüzde 53'ü yani 62 milyar dolarlık bölümü AB üyesi ülkelere, verildi. Yunanistan AB bütçesinden her yıl, 5.2 milyar dolar karşılıksız yardım almaktadır. Bu, son 5 yıl için 26 milyar dolar demektir. (64) Bu durum, şu acı gerçeği açığa çıkarmaktadır. Türkiye, verdiği dış ticaret açığıyla Avrupa'ya kaynak transfer etmekte, AB'nin bu kaynağın bir bölümünü Yunanistan'a vermesiyle de Yunanistan'ı finanse eder duruma düşmektedir. 5 milyar dolar, Yunanistan'ın silahlanmaya ayırdığı paradan fazla bir miktardır. Türkiye, yoksul Anadolu insanının yarattığı kıt kaynaklarla, dolaylı da olsa Yunanistan'ı kalkındıran ya da onu kendisine karşı silahlandıran duruma düşmüştür.

Gümrük Birliği Protokolü'ndan sonra, Türkiye'den yalnızca ekonomik değil, siyasi ödünler de istendi. Bu istek, kapsam ve yoğunluğu artarak sürmektedir. İsteklerin ortak özelliği, Cumhuriyet'in kurulmasıyla ulusal birlik temelinde çözüme ulaştırılmış eski sorunları kapsıyor olmasıdır. Maddi temeli olmayan yapay gerekçelere dayanarak ele alınan kimi konular, kağıt üzerinde "sorun" haline getirilmekte ve daha sonra Türkiye'den bu hayali "sorunları" çözmesi için somut adımlar atması istenmektedir. Türkiye'nin içine düştüğü politik yozlaşma, yönetim bozulması ve ekonomik yetmezlik kullanılarak, para ve propagandanın gücüyle ülke parçalanmaya doğru götürülmektedir.


 

 

  Ad Soyad
  Yorum