A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ Ekle
Osmanlıca ile Arapça ve Türkçe Arasındaki Farklar

Osmanlıca ile Arapça ve Türkçe Arasındaki Farklar

 

Osmanlıca nedir? Osmanlıca hakkında bilgi ve Osmanlıca ile Türkçe ve Arapça arasındaki farklar

osmanlicaOsmanlıca, Batı Türkçesinin (Türkiye Türkçesi, Oğuzca, Anadolu Lehçesi), Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişim yüzyılları boyunca daha çok yazı dilinde gözlenen karışık ve değişik yapısı, yüksek zümre yazı dili (lisan-ı Osmani, Lehçe-i Osmani).

Ümmet çağı Divan edebiyatımızın gündeme getirdiği, resmi kitabet alanında geçerli olan bu değişken Türkçenin içine Arapça, Farsça sözcük ve dil kurallarının katılışıyla kalabalıklaşan karma bir yapı olarak ad almıştır. Gerçi Türkler dillerini unutmamış, geçmişten getirdikleri değerleri yitirmemişlerse de Anadolu’ya kadar hiçbir yerde de din-bilim-sanat-edebiyat-devlet dili olarak Türkçeyi yaşatamamışlardır. Bilindiği gibi Anadolu Selçuklu Devleti’nin dili de Farsça olmuştur. Malazgirt’ten başlayarak (1071), Anadolu’ya Türk boylarının akını başlamıştır. Yerli halkı kaynaşarak yerleşen Oğuzların, konuşmada kendi dilerini kullandıkları, saray çevrelerine yaklaşan aydınlar dışında halk dilinin yabancı dil öğelerini benimseyip Türkçeleştirerek zenginleştiği bellidir. Bu bakımdan 13. yüzyıl, Türkçenin hemen hemen bağımsızlığını bulduğu bir dönem olarak ayrıca önemlidir.

Divanını Arap-Fars edebiyatının geleneğine göre gazellerle dolduran Yunus Emre’nin dili, halka dönük bir büyük sanatçının elinde 13.-14. yüzyıl, Türkçesinin büyük gücünü gösterir. Ne var ki 14. yüzyılda güçlenmeye başlayan Osmanlı Devleti’nin saray ve kültür çevrelerine bilginleri ve aydınları toplayışı onları koruyup bekleyişi, Bizans saray geleneğini ve Selçuklu göreneğini sürdürüşü, Beylikler döneminde başlayan Türkçenin çok zararına olmuştur. Hele 1402 Ankara Savaşı’ndan sonra Anadolu’yu ele geçiren Timur İmparatorluğu’nun akınlarından sonra Frasça, etkisini artırır. Böylece Türkçenin gelişmesi gecikir, uzar. Ama yüzyıllar sonra Anadolu’da önceden var olan kavimler, Türkçe konuşan Müslüman bir halk biçimine dönüşecek, o dönemden sonra Türkiye’de yaşayan Türkler olarak tanınacaklardır. Yapı ve aile bakımından Arapça ve Farsçaya hiç benzemeyen Türkçenin; aydınların elinde mümkün mertebe Arapça ve Farsçaya yaklaştırılıp Osmanlıca oluşu ise, dilimizin bağımsızlığını, kurtuluşunu, kendini buluşunu yüzyıllarca geciktirmiştir.

Arap yazı yönteminde yalnızca üç ünlüsü (vokal, ündeş, sesli harf) olan alfabe, Türçkenin ses yapısına hiç uymaz. Arapça; kısa ve uzun hecelerin bileşiminde meydana gelir ve yalnız uzun hecelerde harfi med denen ünlüler kullanılır. İranlıların kattıkları harflerle birlikte aldığımız bu alfabe sistemi Türkçeye hiç yakışmaz ve her hecesinde bir ünlüsü gösterilmesi gerektiği halde bunu kullanmamak yolu tutulur. O yüzden hareketsiz yazılmış Türkçe eserleri bugün bile yanlışsız, anlaşmazlık olmadan, doğru dürüst okuyamıyoruz (Dede Korkut). Alfabe ile birlikte yazın (imala) kurallarının girmesi, onlara bağlı olarak söyleyiş (telaffuz) özelliklerinin gelmesi kaçınılmaz durumlardır. Böylece içinde hiç uzun ünlü bulunmayan Türkçe, hem uzun, hem çok uzun ünlülere yaslanan heceleri kendini zorlayarak söylemek zorunluğuyla karşılaşır, hançere zorlanması başlar.

Osmanlıcaya giren sözcükler, akla gelebilen her türdendir: Adlar, eylemlikler (masdarlar), Arapça türeme (iştikak) kurallarıyla bu köklerden türeyen her çeşit sözcükler; ortaçlar (ism-i fail, ism-i meful), Türkçeye aykırı çoğul takıları, ad tamlamaları (Türkçenin tersine terkib-i izafetler), önad (sıfat) tamamlamaları (Türkçenin tersine vasf-ı terkibiler), ya-yı nisbi ile yapılan ism-i mensupları (askeri, siyasi..), edat: ilgeçler (fakat, lakin amma, ve, hatta, velev, illa, elbet, hâşâ), bileşik sözcükler ön ekler (Türçkede hiç yoktur aslında), bağlaçlar (u, ü, hem, ne, ya, ger, meğer, şayet, çün, îra, ey, hemen, henüz) belirteçler (zarflar), erillik-dişilik ve uygunluk (mutabakat), kuralları, edebiyatta dilimizi bozmada en büyük etkiyi taşıyan aruz vezni. Osmanlıcanın bütün kapılarından giren, taşan bu dil istilasına karşın Türkçeyi ayakta tutan tek güç, eylem (fiil) çekiminin sağlam kuralları ve her yabancı sözcükten bir yardımcı fiille eylem yapabilmek esnekliği oldu. Dilimizi özleştirmek için ilk başvurduğumuz kaynak, işlek eklerle yeni sözcükler türetmemize sağlıklı yollar açan işte bu eylem kökleri olacaktır. Milli Edebiyat Akımı ile bilinçlenen, Cumhuriyetten sonra örgütlenen, Harf Devrimi ile güçlenen özleşme akımı, her şeyiyle karışık Osmanlıcadan bütün öğeleriyle Türkçe olan bağımsız bir Türkçe çıkarmayı amaçladı ve günümüzde bu amaca ulaşıldı.