A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ Ekle
ORTAÇAĞDA KİLİSE

ORTAÇAĞDA KİLİSE

 

  1. AZİZ STEPHAN KATEDRALİ  

indir (4)

Viyana’nın merkezindeki Stephansplatz’da bulunan, Viyana’nın özgürlük simgesi durumundaki bu katedral 1147 yılında inşa edilmeye başlanmıştır. Viyana piskoposluk ruhani dairesinin ana kiliselerindendir. Viyana Başpiskoposu Christoph Schönborn’nun ikametgahıdır. Yapımı uzun yıllar süren Katedral, tarih boyunca çeşitli savaşlar ve yangınlarda hasar görmüş ve defalarca restore edilmiş, özellikle Osmanlı’nın Viyana kuşatmaları sırasında, halkın sığınağı haline gelmiştir. Stephan Katedrali, Romanesk ve Gotik mimari tarzında olup, en yüksek yeri 137 metredir ve 70 metre genişliğindedir. Avusturya Dükü IV. Rudolf tarafından yapımına başlanan kilise daha önceki iki harabe kilise üzerinde yükselir.

Günümüzde, Stephan Katedrali’nde, Viyana kuşatmalarının zaferini simgeleyen bir heykel ve II. Viyana kuşatmasından geride kalan metal eşyaların eritilmesiyle yapılan Pummerin Çanı bulunmaktadır.

indir (5)
II. Viyana Kuşatması’nda bozguna uğrayan Osmanlı ordusu geride birçok mühimmat bırakır. Askerî toplar, gülleler, kılıçlar ve diğer materyallerden oluşan bu malzemelerle, Viyana Başrahibi Franz Ferdinand Freiherr von Rummel’in isteği ve İmparator I. Joseph’in emri ile, 1711 yılında çan ustası Johannes Achamer tarafından eritilerek devasa bir katedral çanı (Pummerin) yapılır ve başkentin sembolü Stephan Katedrali’nin güney kulesine 26 Ocak 1712’de monte edilir. Yaklaşık 300 farklı teçhizatın materyalinden yapılan çan 316 santim çapında ve 22,5 ton ağırlığındadır.

Dünya Savaşında Ruslar, Almanlar ve Amerikalılar arasında kalan Avusturya, savaştan büyük zararlarla çıkar. Stephan Katedrali de bu dönemde hasar alır. Çatısı yanarak yıkılan kuleden Pummerin yere düşerek parçalara ayrılır. II. Dünya Savaşı’nın ardından Avusturyalılar, Stephan Katedrali’nin kulesinden düşerek dağılan çanın parçalarını da kullanarak Yukarı Avusturya Eyaleti’nin Sankt Florian kentinde yirmi ton ağırlığında, ülkenin en ağır ve büyük Pummerin çanını yeniden yaparlar. Bu çan, 1952 yılında binlerce insanın yer aldığı gösteriler eşliğinde Stephan Katedrali’ne getirilir. Çanın monte edilmesi işlemi uzun ve zahmetli olmuş ve ilk olarak 5 Ekim 1957’de bugünkü yerine konulmuştur. Kilise çanının üzerine demirden yapılmış yeniçeri başları ve II. Viyana Kuşatmasını hatırlatan bir tablo işlenmiştir. Yeni çan Katedralin kuzey kulesine yerleştirilmiştir.

137m yüksekliğinde ve 70m genişliğindeki bu dev katedrali bu kadar ilgi çekici yapan şüphesiz  yaklaşık 230.000 parça yeşil,sarı, beyaz renklerde çininin oluşturduğu zikzak desenleriyle bezenmiş “Çinili Çatı”sıdır. Güneydoğu bölümünde imparator I. Franz döneminin imparatorluk amblemi olan çift kartal armaları işlenmiştir.

images (2)

Hemen güneydoğu girişinin üzerinde yükselen Gotik tarzda yapılmış 137m. uzunluğundaki kulesi “Steffl” (küçük Stephan), ilgili dönemin mimari harikalarından biri olarak nitelendirilmektedir. Sanıldığının aksine kule, ana binadan tamamen ayrı olarak inşa edilmiştir ve günümüzde de halen ana binayla bağlantısı bulunmamaktadır.

indir (6) 

Çinili Çatı ve Güney Kule Steffl

Stephansdom’un en ilgi çekici bölümlerinden biri; katedralin tam karşısında, “Stephansplatz” olarak adlandırılan ve şehrin kalbi olarak da nitelendirebileceğimiz alana bakan “Devler Kapısı ve Putperest Kuleleri”dir. Bu giriş ve putperest kuleler, katedralin 13. yüzyıldan kalma Romanesk tarzdaki bölümüdür ve bu şekilde anılmalarının nedeni, eski bir putperest mabedinin üzerine kurulmuş olmalarıdır.

indir (7)
 Devler Kapısı ve Putperest Kuleleri

Stephansdom’un iç mekanı da en az hayranlık uyandıran dış mimarisi kadar etkileyicidir.  Yüzyılları kapsayan bir sanat koleksiyonunu barındıran bu devasal katedralde en etkileyici kısımlardan biri de, Aziz Stephan’ın nasıl öldürüldüğünü tasvir eden ana mihrabıdır. Katedral genel olarak Gotik ise de ana mihrap Baroktur. Mermer ve taştan yapılmış olan mihrap  Johann Jakob Pock’un eseridir. Taş Gotik minberi, 1514’te taş ustalarının ustası olan Anton Pilgram tarafından yapılmıştır. Minber hayvan ve aziz heykelleriyle bezenmiştir. Pilgram bu heykeller arasında kendine de yer vermiştir. Katedralin orta kısmı 108 metre uzunluğundadır ve muhteşem Gotik kubbeli tavanı 27 metre yüksekliğindedir.    

indir (8)

2. KİLİSEYİ TEMSİL EDEN DİN ADAMLARININ ORTAÇAĞ BOYUNCA TOPLUM ÜZERİNDE GÜCÜNÜ GÖSTEREN NEDENLER

Ortaçağ Avrupasının belirleyici unsuru dindi. Toplumsal birliği sağlayan birleştirici bir görevi olması nedeniyle, dünyevi otorite ile ruhani otorite arasında işbirliği sağlamıştır. Hıristiyanlık’ta tüm Ortaçağ Avrupasına hâkim olan iki mezhep bulunmaktaydı; Katolik ve Ortodoks mezhepleri. Roma’da oturan Papa Katolik mezhebinin dini lideri, İstanbul’da oturan Patrik ise Ortodoks mezhebinin dini lideriydi. Ortodoks Kilisesi Bizans İmparatorunun etkisi altındaydı; siyasal ve ekonomik alanlarda etkili değildi. Karşısında güçlü bir siyasal otorite bulunmayan Katolik Kilisesi ise, dinsel ve ekonomik alanlarda güçlenmişti; halk üzerinde etkiliydiler. Katolik kiliseleri geniş topraklara sahipti. Asillerden sonra en imtiyazlı sınıf, Hazreti İsa’nın vekili kabul edilen Papaya bağlı olarak çalışan rahiplerdi.  Katolik Kilisesinin güçlenmesinde aşağıdaki nedenler etkili olmuştur:

1)     Krallara taç giydirme; örneğin, Şarlman’ın 800’de Papa III. Leo’nun elinden “Bütün Romalıların İmparatoru” olarak taç giymeyi kabullenmesiyle, papalığın toplumsal ve politik düzen içindeki ağırlığı artmaya başlamıştır.  Daha sonra 962’de I. Otto’nun papanın elinden taç giymesinden sonra, Roma Germen İmparatorluğu kurulduğunda papalığın gücü daha da artmıştır.

2)     Kralları aforoz (dinden çıkarma) etme;  Ortaçağ’da Papalar, aforozu bir silah gibi kullanarak, kralların, imparatorların bile gözünü korkutmuşlardır. Aforoz cezasını vermeye yalnızca papalar, piskoposlar, bir de ruhani meclisler yetkiliydi. Aforozun kaldırılması ise ancak papayla ruhani meclisin elindeydi. Avrupa tarihinde aforoza uğramış pekçok hükümdar vardır. Örneğin, bunların en tanınmışı Alman Kralı 3. Heinrich’tir. 1077 yılında aforoz edilen kral, kendisini bağışlaması için Papa 7. Gregorius’un kapısında yalınayak beklemek zorunda kalmıştır.   

3)     Haçlı seferlerini düzenleme; Bizans İmparatoru I. Aleksios Kommenos Anadolu Selçukluları tehdidine tek başına karşı koyamayacağı için, Papa II. Urbanus’tan yardım istemiştir. Urbanus da tüm Hıristiyan dünyasını sefere çağırmış ve beklediğinden çok daha olumlu bir tepki ile karşılaşmıştır. Bu da papalığın toplumsal ve politik düzen üzerindeki etkisinin büyüklüğünü göstermektedir.

4)     Kilisenin hakimiyetinde toprakların bulunması; Ortaçağ’da feodal ilişkiler kilise topraklarının örgütlenmesine kadar yayılmıştır.  Piskoposlar kendi kilise  topraklarını belli hizmetler karşılığı dağıtmışlar ve kendilerine bağlı vassallar oluşturmuşlardır.

Bu dönemde Hıristiyan din adamlarının etkisiyle skolastik düşünce yaygınlaşmıştır. Bu düşünceye göre din ile ilgili esaslar değişmez kabul edilmiş, dini düşünceye aykırı fikir belirtenler Engizisyon mahkemelerince yargılanmışlardır. Orta Çağ Avrupa’sında Katolik Kilisesi, dini hakların yanı sıra dünyevi haklara da sahipti. Düşünce alanlarında, kilisenin koyduğu kurallar geçerliydi ve bunlara aykırı düşünceleri dile

getirmek mümkün değil­di. Bu düşünceye göre deney ve gözlem de yasaktı. Bu nedenle sadece dini görüşlerle sınırlandırılmış bir hayatta din adamlarının ne kadar etkili olacağı açıktır.  

Kilisenin güçlenmesinde bir bölgede yaşayanları her türlü dinsel faaliyetten men etme (enterdi) ve para karşılığında günah çıkarma ve bunun karşılığında af kağıdı verme (endüljans) yetkilerinin bulunması da etkili olmuştur.

Kilise ve papanın güçlenmesinden dolayı, Ortaçağ’da kurulan devletlerin çoğunda hükümdarlar egemenliklerini dine dayandırmışlardır. Ortaya çı­kan laik olmayan devlet anlayışında din adamları devlet yönetiminde de etkili olmuşlardır.

  1. DİN ADAMLARININ TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİSİ KARŞILAŞTIRILDIĞINDA, KİLİSELERİN MİMARİ ÖZELLİKLERİ ARASINDA BİR İLİŞKİ KURULABİLİR Mİ? 

Yukarıda da belirttiğim gibi Ortaçağ Avrupasının belirleyici unsuru olan din, din adamları sayesinde, dünyevi otorite ile ruhani otorite arasında işbirliği sağlayarak, toplumsal birliği sağlayan birleştirici bir görev yapmıştır. O dönemde yukarıda yazılan nedenlerden dolayı toplumda  saygın ve çok etkili olan din adamları tanrıyı yüceltmek ve Hıristiyanlık inancını yaymak için bir arzu duyuyorlardı. Bu nedenle Tanrının evleri kabul edilen kiliselerin mimari özelliklerinin de bu düşünceyi desteklemesi gerekiyordu.

Dikey hatları ile kiliseler, Tanrıya yükselmenin cismani bir şekil alması olarak kabul edilebilir ve Hıristiyanlığın o dönemdeki “göksel inanç” gereğinin bir dışa vurumu olarak düşünülebilir. Din adamlarının bütün öteki yapıların üstünde yükselen ve uzak bir mesafeden kolaylıkla görülebilen büyük katedralleri, dünyayı büyülemek ve hayrete düşürmekten duydukları birer gurur kaynağı olabilirler. Kütlesel güçlülükleri, sağlam ve kesintisiz duvarları ile kiliseler, Hıristiyanlar için hem Tanrıya sığınılacak birer kale hem de göğe açılan kapılardır.

Putataparlık döneminden daha yeni koparılmış köylüler ve savaşkanların topraklarında kurulan bu güçlü ve gösterişli kütleler, ahir gününden zaferle çıkmak için, karanlıkların güçleriyle savaşma görevinin yeryüzünde kiliseye düştüğünü dile getirir gibidir. ­Kabartma ve vitraylar (heykel ve cam süslemeleri), o çağ için, okuma yazması olmayan halka, Hıristiyanlık inancının tüm öğretilerini görsel olarak sunmuştur. Mimarlar ve o yapılarda çalışan yüzlerce sanatçının çoğunun isimleri dahi bilinmemektedir. Onlar işlerini “sonsuzluk ve ibadet” için yapmışlardır. Yani, birleştirici bir ruh yapısının o döneme hakim olması ile çağın en büyük sanatsal performansı olan katedraller, gerçekten toplumsal projeler olmuşlar ve din adamlarının toplum üzerindeki etkilerini perçinlemişlerdir.  

  Ad Soyad
  Yorum