A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ İçerik Ekle
Nur, mesleğinin, dört, yolu, , acz, , fakr, , şefkat, ve, tefekkür,
Nur mesleğinin dört yolu: acz, fakr, şefkat ve tefekkür

Nur mesleğinin dört yolu: acz, fakr, şefkat ve tefekkür
Cenab-ı Hakka vasıl olacak tarîkler pekçoktur. Bütün hak tarîkler Kur’ân’dan alınmıştır. Fakat tarîkatlerin bazısı bazısından daha kısa, daha selametli, daha

umûmiyetli oluyor. O tarîkler içinde, kásır fehmimle Kur’ân’dan istifade ettiğim, acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür tarîkıdır.

Evet, acz dahi aşk gibi, belki daha eslem bir tarîktir ki, ubûdiyet tarîkıyla mahbûbiyete kadar gider. Fakr dahi Rahmân ismine îsal eder. Hem, şefkat dahi aşk. gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tarîktir ki, Rahîm ismine îsal eder. Hem, tefekkür dahi aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tarîktir ki, Hakîm ismine îsal eder.

Şu tarîk, hatî tarıkler misillü, letâif-i aşere gibi on hatve değil ve tarîk-ı cehriye gibi nüfûs-u seb’a, yedi mertebeye atılan adımlar değil, belki Dört Hatveden ibarettir. Tarîkatten ziyade hakîkattir, şeriattır. Yanlış anlaşılmasın; acz ve fakr ve kusurunu Cenâb-ı Hakka karşı görmek demektir. Yoksa, onları yapmak veya halka göstermek demek değildir. Şu kısa tarîkın evradı, ittiba-ı sünnettir; feraizi işlemek, kebairi terk etmektir ve bilhassa namazı tâdil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.

Birinci Hatveye âyeti işaret ediyor.

İkinci Hatveye

âyeti işaret ediyor.

Üçüncü Hatveye âyeti işaret ediyor.

Dördüncü Hatveye âyeti işaret ediyor.

 

Şu Dört Hatvenin kısa bir izâhı şudur ki:

 

Birinci Hatvede âyeti işaret ettiği gibi, tezkiye-i nefs etmemek. Zîra insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle, nefsini sever. Belki, evvelâ ve bizzat yalnız zâtını sever; başka herşeyi nefsine feda eder. Mâbuda layık bir tarzda nefsini metheder, mabuda lâyık bir tenzih ile nefsini meayibden 

tenzih ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine layık görmez ve kabul etmek; nefsine perestiş eder tarzında, şiddetle müdafaa eder. Hatta fıtratında tevdî edilen ve Mabud-u Hakikinin hamd ve tesbihi için ona verilen cihazat ve istidadı kendi nefsine sarf ederek sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir. İşte şu mertebede, şu hatvede tezkiyesi, tathîri; onu tezkiye etmemek, tebrie etmemektir.

 

İkinci Hatvede ile dersini verdiği gibi; kendini unutmuş, kendinden haberi yok; mevti düşünse, başkasına verir; fena ve zevali görse, kendine almaz. Ve külfet ve hizmet makamında nefsini unutmak, fakat ahz-ı ücret ve istifade-i huzûzat makamında nefsini düşünmek, şiddetle iltizam etmek, nefs-i emmârenin muktezasıdır. Şu makamda tezkiyesi, tathîri, terbiyesi; şu hâlin aksidir. Yani, nisyan-ı nefs içinde nisyan etmemek; yani, huzûzat ve ihtirâsatta unutmak ve mevtte ve hizmette düşünmek.

Üçüncü Hatvede dersini verdiği gibi; nefsin muktezası daima iyiliği kendinden bilip, fahr ve ucbe girer. Bu hatveyle, nefsinde yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp, bütün mehâsin ve kemalâtını, Fatır-ı Zülcelal tarafından ona ihsart edilmiş nînetler olduğunu anlayıp, fahr yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamd etmektir. Şu mertebede tezkiyesi, sırrıyla şudur ki: Kemalini kemalsizlikte, kudretini aczde, gınasını fakrda bilmektir.

Dördüncü Hatvede dersini verdiği gibi; nefis, kendini serbest ve müstakil ve bizzat mevcut bilir. Ondan bir nevî rubûbiyet dâva der. Mâbuduna karşı adavetkarane bir isyanı taşır. İşte gelecek şu hakîkati derk etmekle ondan kurtulur. Hakîkat şudur ki:

Herşey nefsinde mânâ-yı ismiyle fanîdir, mefkuttur, hâdistir, mâdumdur; fakat mânâ-yı harfiyle ve Sani-i Zülcelâlin esmâsına ayinedarlık cihetiyle ve vazifedarlık îtibariyle ,sabittir, meşhûddur, vâciddir, mevcuddur.

Şu makamda tezkiyesi ve tathîri şudur ki: Vücudunda adem, ademinde vücudu vardır. Yani kendini bilse, vücud verse, kainat kadar bir zulümat-ı adem içindedir. Yani, vücud-u şahsîsine güvenip, Mûcid-i Hakîkiden gaflet etse, yıldız böceği gibi bir şahsî ziyayı vücudu nihayetsiz zulümat-ı adem ve firaklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enaniyeti bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakîkinin bir ayine-i tecellîsi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır. Zîra bütün mevcudat esmasının cilvelerine mazhar olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücudu bulan bir kalb, herşeyi bulur.

 

Hatime

Şu acz, fakr, şefkat; tefekkür tarîkındaki dört hatvenin izâhâtı, hakîkatin ilmine, şeriatın hakîkatine, Kur’an’ın hikmetine dair olan yirmi altı adet Sözlerde geçmiştir. Yalnız, şurada bir iki noktaya kısa bir işaret edeeeğiz. Şöyle ki: Evet, şu tarîk daha kısadır. Çünkü dört hatvedir. Acz, elini nefisten çekse, doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelâle verir. Halbuki en keskin tarîk olan aşk, nefsinden elini çeker, fakat maşuk-u mecazîye yapışır. Onun zevalini bulduktan sonra Mahbûb-u Hakîkiye gider. Hem şu tarîk daha eslemdir. Çünkü nefsin şatahât ve bâlâpervazane dâvâları bulunmaz. Çünkü acz ve fakr ve kusurdan başka nefsinde bulunmuyor ki, haddinden fazla geçsin. Hem bu tarîk daha umûmi ve cadde-i kübrâdır. Çünkü kainatı, ehl-i Vahdetü’1-Vücud gibi, huzur-u daimî kazanmak için, îdama mahkûm zannedip hükmetmeye veyahut ehl-i Vahdetü’ş-Şuhud gibi, huzûr-u daimî için kainatı nisyan-ı mutlak hapsinde hapse mahkûm tahayyül edip, demeye mecbur olmuyor. Belki îdamdan ve hapisten, gayet zâhir olarak, Kur’ân affettiğinden, o da sarf-ı nazar edip ve mevcudatı kendileri hesabına hizmetten azlederek, Fâtır-ı Zülcelâl hesabına istihdam edip, Esmâ-i Hüsnâsının mazhariyet ve ayinedarlık vazifesinde istimal ederek, mânâ-i harfi nazarıyla onlara bakıp, mutlak gafletten

kurtulup huzûr-u daimîye girmektir; herşeyde Cenâb-ı Hakka bir yol bulmaktır. Elhasıl, mevcudatı mevcudat hesabına hizmetten azlederek, mânâ-yı ismiyle bakmamaktır.

 

Sözler, s. 438-441.