A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ İçerik Ekle
Kur’, an’, ın, ve, evliyanın, Risale, i, Nur’a, dair, müjdeleri,
Kur’ an’ ın ve evliyanın Risale-i Nur’a dair müjdeleri

Kur’ an’ ın ve evliyanın Risale-i Nur’a dair müjdeleri Malûm olsun ki, ben Risâle-i Nur’un kıymetini ve ehemmiyetini beyan etmekle Kur’ân’ın hakîkatlerini ve îmânın rükünlerini îlan etmek ve zaaf-ı îmâna düşenleri onlara davet etmek ve onların kuvvetlerini ve hakkaniyetlerini göstermek istiyonım.

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, s. 91.

Gerçi bu çeşit ikramlar yazılmasaydı daha münasip olurdu. Fakat bu kadar hadsiz muarızlar ve çok kuvvetli ve kesretli düşmanlar karşısında az ve zayıf olan bizlere kuvve-i maneviye ve gaybî imdat ve teşcî ve sebat ve metanet vermek için mecburiyet-i katiye oldu, ben de yazdım.

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, s. 12.

Risâle-i Nur şâkirtlerinin zayıf kısımlarına zarar veren, hatıra gelmeyen ihtiyar bir zât tarafından bir îtiraz münasebetiyle ve o gibi îtirazların esasını kesecek bir hakîkati beyan etmeye mecbur oldum. Evvelce birisine dediğim gibi bunu tekrar ediyorum.
Hem mûcib-i taaccüp, hem medar-ı teessüftür ki, ehl-i hakîkat, ittifaktaki fevkalâde kuvveti zayi ettikleri ve zıya’ ile mağlûp olduklan halde; ehl-i nifak ve dalalet, meşrebine iıt olduğu halde, ittifaktaki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifak ediyorlar; yüzde on iken, doksan ehl-i hakîkati mağlûp ediyorlar. Ve en ziyade medâr-ı taaccüp ve medar-ı hayret şudur ki:



En ziyade muavenet ve teşvik beklediğimiz ve onlar da yardıma İslâmiyetçe ve meslekçe ve vazifeten mükellef oldukları bize yardımı yapmayıp, bilakis, yanlış anlamasına binaen, Risâle-i Nur’un hizmetine fütur verecek, mevkî-i içtimaiyelerinin ehemmiyetine istinaden îtiraz etmişler. Bir hakîkate dair beyanata îtiraz etmişler.
Ben bilmiyorum hangi meseledir, hangi ayete dairdir. Olsa olsa, gayet mahrem kısmından olan, "Birinci

Şua" namında, İşârât-ı Kur’âniyeden bir meseleye dair olacaktır. Bu aciz kardeşiniz, hem o eski dost zâta, hem ehl-i dikkate ve sizlere beyan ediyorum ki, Kur’ân-ı Mu’cizü’1-Beyanın feyziyle, Yeni Said, hakaik-ı îmâniyeye dair o derece mantıkça ve hakîkatçe bürhanlar zikrediyor ki, değil Müslüman uleması, belki en muannid Avrupa feylesoflannı da teslime mecbur ediyor ve etmektedir.
Amma, Risâle-i Nur’un kıymet ve ehemmiyetine işarî ve remzî bir tarzda, Hazret-i Ali (r.a.) ve Gavs-ı Azam’ın (k.s.) ihbaratı nevinden, Kur’ân-ı Mu’cizü’1 Beyanın dahi, bu zamanda bir mu’cize-i mânevîsi olan Risâle-i Nur’a na-zar-ı dikkati celb etmesine mânâ-i işarî tabakasından rumuz ve îmaları, i’câzının şe’nindendir ve o lisan-ı gaybın belâgât-ı mu’cizekârânesinin muktezasıdır.
Evet, Eskişehir hapishanesinde, dehşetli bir zamanda ve kudsî bir tesellîye pekçok muhtaç olduğumuz hengâmda, manevî bir ihtarla, "Risâle-i Nur’un makbuliyetine dair eski evliyalardan şahit getiriyorsun. Halbuki,


Yaş ve kuru ne varsa ap açık bir kitapta yazılmıştır. (En’am Sûresi: 59.)

sırrıyla en ziyade bu meselede söz sahibi Kur’ân’dır. Acaba, Risâle-i Nur’u, Kur’ân kabul eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?" denildi. O acîb sual karşısında bulundum. Ben de Kur’ân’dan istimdat eyledim. Birden, otuz üç ayetin mânâ-i sarîhinin teferruatı nevindeki tabakattan, mânâ-i işarî tabakasında ve o mânâ-i işarî külliyetinde dahil bir ferdi Risâle-i Nur olduğunu ve duhûlüne medar-ı imtiyazına bir kuvvetli karîne bulunmasını bir saat zarfında hissettim. Ve bir kısmı bir derece izah ve bir kısmı mücmelen gördüm. Kanaatimde, hiçbir şek ve şüphe ve vehim ve vesvese kalmadı. Ben de, ehl-i îmânın îmanını Risâle-i Nur’la muhafaza niyetiyle o katî kanaatimi yazdım ve has kardeşlerime, mahrem tutulmak şartıyla, verdim.
Ve o risalede, biz demiyoıuz ki, ayetin mânâ-i sarîhi budur; ta hocalar "fihi nazarun" desin. Hem. dememişiz ki, mânâ-i işarînin külliyeti budur. Belki diyoruz ki, mânâ-i sarîhinin tahtında müteaddit tabakalar var. Bir tabakası da mânâ-i işarî ve remzîdir. Ve o mânâ-i işarî de, bir küllîdir; her asırda cüz’iyatları var. Risâle-i Nur dahi bu asırda o mânâ-i işarî tabakasının külliyetinden bir ferttir. Ve o ferdin kasten bir medar-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine eskiden beri ulema beyninde câri bir düstur-u cifrî ve riyazî ile karîneler, belki hüccetler gösterilmiş iken; Kur’ân’ın ayetine veya sarahatine, değil incitmek, belki î’caz ve belâgatına hizmet ediyor. Bu nevî işârât-ı gaybiyeye îtiraz edilmez. Ehl-i hakîkatin, nihayetsiz işarat-ı Kur’âniyeden had ve hesaba gelmeyen istihracâtlarını inkar edemeyen, bunu da inkar etmemeli ve edemez.
Amma benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhur etmesini istiğrab ve istib’ad edip, îtiraz eden zât, eğer buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halk eylemek azamet ve kudret-i İlâhiyeye delil olduğunu düşünse, elbette bizim gibi acz-i mutlak ve fakr-ı mutlakta ve böyle ihtiyac-ı şedit zamanında böyle bir eserin zuhuru, "Vüs’at-i rahmet-i İlâhiyeye delildir" demeye mecbur olur.
Ben, sizi ve mûterizleri Risâle-i Nur’un şeref ve haysiyetiyle temin ediyonım ki, bu işaretler ve evliyanın îmalı haberleri, remizleri beni daima şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfara sevk etmiş. Hiçbir vakitte, hiçbir dakika, nefs-i emmareme medar-ı fahr ve gurur olacak bir enaniyet ve benlik vermediğini size bu yirmi sene hayatımın göz önünde tereşşuhatıyla ispat ediyorum.
Evet, bu hakîkatle beraber, insan kusurlardan, nisyandan, sehivden halî değil. Benim, bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim karışmış, risalede hatalar da olmuş. Fakat, Kur’ân’ın hurufat-ı kudsiyesinin yerine beşerin tercümesini ikame perdesi altında, noksan huruflarla, yeni hat altında, tahrifkârâne, ehl-i dalaletin tevilat-ı fâsideleri âyâtın sarahatini incitmelerine bakmıyor gibi, bîçare, mazlum bir adamın, kardeşlerinin îmânını kuvvetleştirmek için bir nükte-i î’câziyeyi beyan ettiği için, hizmet-i îmâniyesine fütur verecek derecede îtiraz, elbette değil öyle zatlar, belki zerre miktar insafı bulunan îtiraz edemez.
Benim şahsım için mûcib-i hayrettir ki, o îtiraz eden zat, benim silsile-i ilimde en mühim üstadım olan Şeyh Fehim’in (k.s.) tilmizi ve en ziyade merbut olduğum İmam-ı Rabbanî’nin (r.a.) bir talebesi olduğu halde, herkesten ziyade kusurlarıma, eski karışık hayatlarıma, taşkınlıklarıma bakmayarak, bütün kuvvetiyle imdadıma koşmak lazım iken, maattessüf, ondan tereşşuh eden bir îtiraz, bazı zayıf arkadaşlanmıza fütur ve ehl-i dalalete bir senet hükmüne geçtiğini çok teessüfle işittik.

Kastamonu Lahikası, s.115-117.