A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ İçerik Ekle
Kerâmet, ve, keşfiyât, aramamak,
Kerâmet ve keşfiyât aramamak

Kerâmet ve keşfiyât aramamak Deniliyor ki: "Mâdem Risâle-i Nur hem kerâmetlidir, hem tarîkatlerden ziyâde îmân hakîkatlerinin inkişâfında terakkî veriyor ve sâdık şâkirtleri kısmen bir cihette velâyet derecesindeler. Neden evliyâlar gibi mânevî zevkler keşfiyâtlara ve maddî kerâmetlere mazhariyetleri görülmüyor? Hem, onun talebeleri de öyle şeyler aramıyorlar?"
Elcevap
: Evvelâ, sebebi, sırr-ı ihlâstır. Çünkü dünyada, muvakkat zevkler, kerâmetler tam nefsini mağlûp etmeyen insanlara bir maksat olup, uhrevî ameline bir sebep teşkil eder, ihlâsı kırılır. Çünkü amel-i uhrevî ile dünyevî maksatlar, zevkler aranılmaz; aranılsa, sırr-ı ihlâsı bozar.
Risâle-i Nur dünya işlerine âlet olamaz, dünya işlerine siper edilemez. Çünkü ehemmiyetli bir ibâdet-i tefekküriye olduğu cihetle, dünyevî maksatlar onunla kasten istenilmez; istenilse, ihlâs kırılır, o ehemmiyetli ibâdet şekli değişir. Yani, çocuklar gibi, döğüştükleri vakit Kur’ân’ı başına siper eder. Başına gelen zarar. Kur’ân’a geldiği gibi, Risâle-i Nur, böyle muannid hasımlara karşı siper istimâl edilmemeli.



Sâniyen: Kerâmetler, keşfiyâtlar, tarîkatte sülûk eden âmî ve yalnız îmânı, taklidî bulunan ve tahkîk derecesine girmeyenlere, bâzan zayıf olanları takviye vevesveseli şüphelilere kanaat vermek içindir. Halbuki Risâle-i Nur’un îmânî hakîkatlerine gösterdiği hüccetler, hiçbir cihette vesveselere meydan vermediği gibi; kanaat vermek cihetinde kerâmetlere, keşfiyâtlara hiç ihtiyaç bırakmıyor. Onun verdiği îmân-ı tahkîkî, keşfıyât, zevkler ve kerâmetlerin çok fevkınde olmasından, hakîki şâkirtleri, öyle kerâmet gibi şeyleri aramıyorlar.

Sâlisen: Risâle-i Nur’un bir esâsı, kusurunu bilmekle mahviyetkârâne yalnız rızâ-yı İlâhî için rekâbetsiz hizmet etmektir. Halbuki kerâmet sahipleri ve keşfiyâttan zevklenen ehl-i tarîkatin mâbeynindeki ihtilâf ve bir nevî rekâbet, ve bu enâniyet zamanında, ehl-i gafletin nazarında, onlara sû-i zan edip, o mübârek zâtları, benlik ve enâniyetle ittiham etmeleri gösteriyor ki; Risâ1e-i Nur’un şâkirtleri, şahsı için kerâmet ve keşfiyâtlar istememek, peşinde koşmamak lâzım ve elzemdir. Hem onun mesleğinde şahsa ehemmiyet verilmiyor: Şirket-i mâneviye ve kardeşler birbirinde tefânî noktasında Risâle-i Nur’un mazhar olduğu binler kerâmet-i ilmiye ve intişâr-ı hizmetteki teshîlât ve çalışanların maîşetindeki bereket gibi ikrâmât-ı İlâhiye umûma kâfi gelir; daha başka şahsî kerâmeti aramıyorlar. Râbian: Dünyanın yüz bahçesi, fânî olmak haysiyetiyle, âhiretin bâkî olan bir ağacına mukâbil gelemez. Halbuki, hazır lezzete meftûn kör hissiyât-ı insâniye, fânî, hazır bir meyveyi, bâkî, uhrevî bir bahçeye tercih etmek cihetiyle, nefs-i emmâre bu hâlet-i fıtriyeden istifâde etmemek için Risâle-i Nur şâkirtleri ezvâk-ı rûhâniyeyi ve keşfiyât-ı mâneviyeyi dünyada aramıyorlar.
Risâle-i Nur şâkirtlerine bu noktada benzeyen eskiden bir zât, haremiyle beraber büyük bir makamda bulunduklan halde, maîşet müzâyakası yüzünden haremi, demiş zevcine, "İhtiyacımız şedittir." Birden, altından bir kerpiç yanlarında hazır oldu. Haremine dedi: "İşte Cennetteki bizim kasrımızın bir kerpicidir." Birden o mübârek hanım demiş ki: "Gerçi çok muhtacız ve âhirette de çok böyle kerpiçlerimiz var; fakat, fânî bir sûrette bu zâyi olmasın, o kasrımızdan bir kerpiç noksan olmasın. Duâ et, yerine gitsin; bize lâzım değil." Birden yerine gitti; keşf ile gördüler diye rivâyet edilmiş.
İşte bu iki kahraman ehl-i hakîkat, Risâle-i Nur şâkirtlerinin dünyaya âit ezvâk-ı kerâmetlere koşmadıklarına bir hüsn-ü misâldir.
Emirdağ Lâhikası-1,s. 85-86. Risâle-i Nur’un hakîki şâkirtleri, hizmet-i îmâniyeyi herşeyin fevkınde görür;-kutbiyet de verilse ihlâs için hizmetkârlığı tercih eder.
Kastamonu Lâhikası, s.190.

Evet, dünyaya âit hârika neticeler, bâzı efrâd-ı mühimme gibi, Risâle-i Nur’a çokça terettüb ediyor; fakat, onlar istenilmez, belki veriliyor. İllet olamaz, bir fayda olabilir. Eğer istemekle olsa, illet olur, ihlâsı kırar, o ibâdeti kısmen iptal eder. Çabuk bu hâdiseyi teskin ediniz; yoksa, münâfıklar istifâde edecekler. Belki onların parmağı var.
Evet, Risâle-i Nur’un o kadar dehşetli muanrıidlere karşı gâlibâne mukâvemeti, sırr-ı ihlâstan ve hiçbir şeye âlet edilmemesinden ve doğrudan doğruya saadet-i ebediyeye bakmasından ve hizmet-i îmâniyeden başka bir maksat takip etmemesinden ve bâzı ehl-i tarîkatin ehemmiyet verdikleri keşf ve kerâmât-ı şahsi· yeye ehemmiyet vermemekten ve velâyet-i kübrâ sahipleri olan Sahabîler gibi, verâset-i nübüvvet sırrıyla yalnız îman nurlarını neşretmek ve ehl-i îmânın îmanlarını kurtarmaktır.
Evet, Risâle-i Nur’un o kadar dehşetli zamandaki kazandırdığı iki netice-i muhakkakası herşeyin fevkındedir; başka şeylere ve makamlara ihtiyaç bırakmıyor.

Birinci Neticesi: Sadâkat ve kanaatle Risâle-i Nur dairesine giren, îmânla kabre gireceğine gâyet kuvvetli senetler var.

İkinci Neticesi: Risâle-i Nur dairesinde, ihtiyârımız olmadan, haberimiz yokken takarrür ve tahakkuk eden şirket-i mâneviye-i uhreviye cihetiyle herbir hakîki sâdık şâkirdi, binler diller ile, kalbler ile duâ etmek, istiğfar etmek, ibâdet etmek ve bâzı melâike gibi kırk bin lisân ile tesbih etmektir. Ve Ramazan-ı şerifteki hakîkat-i Leyle-i Kadir gibi, kudsî ve ulvî hakîkatleri yüz bin el ile aramaktır. İşte, bu gibi netice içindir ki, Risâle-i Nur Şâkirtleri, hizmet-i Nuriyeyi velâyet makâmına tercih eder, keşf ve kerâmâtı aramaz ve âhiret meyvelerini dünyada koparmaya çalışmaz. Ve vazife-i İlâhiye olan muvaffakıyet ve halka kabul ettirmek ve revaç vermek ve galebe ettirmek ve müstehak oldukları şân ü şeref ve ezvâk ve inâyetlere mazhar etmek gibi, kendi vazifelerinin haricinde bulunan şeylere karışmaz ve harekâtını onlara binâ etmezler. Hâlisen, muhlisen çalışırlar, "Vazifemiz hizmettir, o yeter" derler.

Kastamonu Lâhikası, s. 200.










  Ad Soyad
  Yorum