A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ Ekle
J.J. Rousseau Kimdir? Hayatı ve Görüşleri

J.J. Rousseau Kimdir? Hayatı ve Görüşleri

 

Jean Jacques Rousseau kimdir? Jean Jacques Rousseau hayatı, görüşleri, eserleri nelerdir? Jean Jacques Rousseau ve Emile. Jean Jacques Rousseau ile ilgili bilgi.


J.J. Rousseau’nun Hayatı
Jean Jacques Rousseau, 1712’de Cenevre’de dünyaya geldi. Fransız asıllı ve Protestan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Rousseau’nun doğumundan birkaç gün sonra annesi öldü. Fakir bir saatçi olan babasından tüm eğitimini aldı. Fransız ve eski Yunan edebiyatının klasiklerini öğrendi. Ardından bir papazın yardımıyla Latince’yi de söktü. Babası ise O küçük yaşlarda iken hapse mahkum olunca Rousseau’yu teyzesine bırakarak Cenevre’den ayrıldı.

Rousseau 12 yaşında okulu bıraktı. Çıraklık yaptığı bütün işleri yarım bıraktı, bir süre ticaretle uğraşmayı denedi, başarılı olamadı. Sonunda, 1728 yılında Cenevre’den kaçıp İtalya’ya gitti. Burada mezhep değiştirerek katolik oldu. Sonradan sevgilisi olan Madam Dö Warens adlı dul ve varlıklı bir kadınla tanıştı ve O’nun himayesi altına girdi. Maddi açıdan rahatlamıştı. Burada kendini geliştirme şansı buldu; sosyal, kültürel ve edebi alanların dışında müzikle de ilgilendi.

Warrens’tan ayrılan Rousseau 1745 yılında Paris’e gitti. Burada, kaldığı otelde çalışan Therese le Vasseur adlı hizmetliye aşık oldu ve evlendiler. Beraberliklerinden beş tane çocukları oldu. Bu çocukları yetiştirilmek üzere Foundling Hospital’e (yetimler evine) verdi.

Rousseau’nun, 1749 yılında Dijon Akademisi tarafından açılan bir yarışmada sunduğu tez ödül kazandı ve bu ödül O’na yazın dünyasında büyük ün sağladı. 1750’de Diderot aracılığıyla Ansiklopediciler’e katıldı. Bu yıllarda Rousseau’nun -hukuk, ahlak, felsefe, siyaset gibi- çeşitli alanlarda yazdığı makaleler büyük tartışmalar yarattı.

Bilim ve sanattaki ilerlemenin ahlaki ilerlemeyi sağlamadığını, doğal insanın medeni insandan
üstün olduğunu ileri sürdü. Toplumsal eşitsizliklere karşı geldi. 1754’den başlayarak gittiği hemen her yerde düşüncelerinden dolayı göz altına alındı, soruşturmalar geçirdi. Emile adlı romanı dini çevreler tarafından tepkiyle karşılanırken, Paris Parlamentosu, kitaptaki dini bölümlerin yakılmasına ve Rousseau’nun tutuklanmasına karar verdi. Aynı yasaklar Cenevre’de de geçerli idi. Sonunda, David Hume’un daveti üzerine 1766’da İngiltere’ye geçti. Ancak Diderot ve Voltaire’le olduğu gibi Hume ile de kapıştı ve 1 yıl sonra Fransa’ya geri döndü. Bir süre adını gizleyerek yaşadı ve hakkındaki kovuşturmalar sona erdiğinde Paris’e döndü.

Son yıllarında psikolojik rahatsızlığından ve alkolizmden dolayı sıkıntı yaşadı. Temmuz 1778’de öldü.
2.2. J.J. Rousseau’nun Eserleri
Rousseau hayatı boyunca birçok eser verdi. Bu ödevde özellikle eğitim üzerine düşüncelerine değinilecek olsa da Rousseau’nun yayınlanmış eserleri şunlardır: Çağdaş müzik üzerine bir inceleme(1743), Bilimler ve Sanatlar Üzerine Konuşmalar(1750), Köyün Kahini(1752), İnsanlar Arasındaki Eşitsizliklerin Kaynağı(1758), D’Alembert’e Mektuplar(1758), Julie veya Yeni Heloise(1761), Toplumsal Sözleşme(1762) ve Emile(1762), İtiraflar(1765-1770), Polonya hükümeti Üzerine Görüşler(1772).

J.J. Rousseau’nun Eğitim Anlayışı ve ‘Emile’

Rousseau eğitime dair düşüncelerini ve eğitim anlayışını ayrıntılı olarak ve sistemli bir şekilde ‘Emile’ adlı bu kitabında açıklamıştır. 1762 yılında henüz ‘pedagoji’ den habersiz olunan bir dönemde yayımladığı bu kitapla yazar, hala tartışılan düşünceleri ile eğitime ne denli önem verdiğini ortaya koymuştur.
Bu çalışmada Rousseau’nun eğitim hakkındaki görüşlerine ‘Emile’ üzerinde durularak değinilecektir.

‘Emile’ adlı kitap J.J. Rousseau’nun Emile adında hayali bir erkek çocuğu alarak onu yetiştirmesini konu edinmiştir. Emile beş bölümden oluşan bir kitaptır: Bunlar ilk çocukluk yıllarından itibaren yetişkinliğe dek Emile’in hayatının evrelerini, gelişme özelliklerini ve her evrede nasıl ‘iyi’ bir eğitim verilebileceğine dair önerilerin aktarıldığı bölümlerdir. Sırasıyla,
- doğuştan ilk çocukluk çağının sonuna kadar
- çocukluğun ikinci devresi: konuşan çocuk çağı
- ilk gençlik çağı
- buluğ: insanın gerçek kişiliği bu çağda başlar
- genç adam: hayata giriş
Yukarıda sözü edilen evrelerde Rousseau’nun eğitime bakış açısına dair ipuçları olabilecek temel noktalar aşağıdaki gibi özetlenebilir:
Rousseau yeniden dünyaya gelmeye ve insanların doğal olarak iyi olduklarına inanıyordu.
“yeni doğan bir bebeğin tamamen masum olduğunu ve kalbinde en ufak bir leke olmadığını kabul etmeliyiz” (Rousseau,2005:62)
Emile’de de bu doğallığın korunması için neler yapılması gerektiğini anlatmaktadır. Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir:
- çocuklar masum ve savunmasızdırlar ve ‘iyi’ doğalarının korunması için, yeteneklerini ortaya çıkarmaları ve olmak istedikleri şeyleri olmaları için özgür bırakmalıdırlar.
- çocuklara ‘sınırları iyi belirlenmiş bir özgürlük’(Rousseau,2005:61) verip, az hükmetmeli, baskıcı ve aşırı korumacı olmaktan vazgeçmelidir,
“çocuklarınıza hiçbir şey emretmeyin; hatta onların üzerinde en ufak bir otoriteniz olduğunu bile hissettirmeyin. Yalnız o kendinin size ihtiyacı olduğunu ve sizin o ihtiyaçları karşılayabilecek güçte olduğunuzu bilsin…”(59)
- kendi kendilerine iş başarmalarına imkan vermelidir
- başkalarına boyun eğen bir kişiliğe sahip olmamalıdır,
“çocuklarınıza itaatin bir görev olduğu konusunda ikna etmeye çalışırken zor kullanma, tehdit savurma ya da daha kötü olan dalkavukluk ve vaatlere başvurmaktan uzak duramazsınız”(Rousseau,2005,57)
- çocuğun büyüklerine karşı şımarık ve küstah tavırlar göstererek tahakküm kurmalarına, emredici bir tavır takınmalarına izin vermemelidir
- çocuğun oyunları, eğlenceleri, sevimli hareketleri hoşgörü ile karşılanmalıdır. Neşe ve oyun çağını, cezalar, tehditler ve esaret içinde geçirmesine neden olacak kadar abartılı ilgi gösterip, üstüne fazla düşmemelidir.
“çocuklarınız gün boyu oynuyor diye hiç korkmayın; çünkü oyun onları hayata hazırlar’(Rousseau,2005:87)
- çocuk terbiyesinde eskiden beri kullanılagelen rekabet, kıskançlık, arzu, heves, gurur, açgözlülük, korku, ‘kısacası çocuğun ruhunu bozguna uğratacak’ yöntemler kullanılmamalıdır.
- çocuklara yaşlarına göre muamele edilmeli, onlardan yapabileceklerinden fazlası beklenmemelidir.
- çocukların eğitiminde ceza yöntemi rafa kaldırılmalıdır.
“çünkü o kabahatin ne olduğunu bilmez, ona asla af dilettirmeyiniz; çünkü o sizi incitmeyi bilmez. Vicdan ve ahlak kavramlarını anlayamayacak yaştaki çocukları ahlaka aykırıdavrandı diye cezalandırmak ne derece doğrudur? Çocuğunu sıkı bir disiplin altında yetiştiren anne babalar bu satırları okuyunca benimle aynı görüşte olmadıklarını mırıldanacaklardır; ancak unutmayın ki bir çocuk ne kadar baskı altında kalırsa üzerindeki baskı kalktığında o kadar taşkınlaşır. Ailesinin sokağa çıkmasına izin vermediği bir küçük onun yokluğunda hemen sokağa fırlayacak ve özgür bırakılan diğer çocuklar gibi evin önünde oynamak yerine uzaklara gitmek isteyecektir. Tıpkı bir yerde bağlı tutulan köpeklerin, serbest kaldıklarında sağa sola koşuşturmaya başlaması gibi.”(Rousseau,2005:61)

Kısacası çocuk, gelişiminin ilk aşamalarında -bebeklikte ve ilk çocuklukta- kırsal bir bölgede, doğa ile uyum içinde, sınırları iyi belirlenmiş bir özgürlükle, cezalandırmadan, başkalarına itaat etmeden ya da onun başkalarına hükmetmesine izin vermeden, kendi güçlerini tanımalarına fırsat vererek, doğayı gözleyerek büyür. Ancak bu çağda çocuğa ne din, ne bilim, ne ahlak ne de sanat konusunda bilgi verilmez ve böylece çocuk herhangi bir otoritenin baskısından uzak tutulmuş olur.

Spring(1997)’e göre Rousseau’nun eğitim anlayışı bireyi içselleştirilmiş bir düzenli inançlar sisteminin tahakkümünden kurtarmaya yönelik en eski projedir. Bu proje on dokuzuncu yüzyıl anarşistlerinin düşünceleri kadar radikal değildir belki ama kendinden sonra gelenlerin düşüncelerinin habercisi olmuştur.

İçselleştirilmiş düzenli inançlar sistemi denildiğinde kastedilen ‘kendi kendine sahip olma’ya (kişinin kendi inançları ve eylemleri üzerindeki denetimini) karşı güçlü bir engel oluşturan içselleştirilmiş otorite biçimleridir. Geleneksel olarak Hıristiyanlık içselleştirilmiş otoriteyi ‘vicdan’ olarak nitelendirmekte, onu her insanın içindeki Tanrı kılavuzluğu ve yasa varlığı olarak görmekteydi. 19. yy’ın sonlarında ise kilise, okul, aile ve topluluk adetlerinin hepsi, toplumsal düzeni sürdürmeye yönelik inançların içselleştirilmesinin önemli bileşenleri olarak görülmüşlerdir.(Spring, 1997)

Bu içselleştirilmiş otorite biçimleridir ki bireyleri özgürlüklerinden uzaklaştırır, kendileri olmaktan çıkarır, akıldan çok otorite temelli bir kabullenmeye iter. Rousseau, çocuğu ahlaki ve toplumsal sorunlardan/dogmatik öğretimden yalıtarak, çocuğun ilk eğitiminin aklın gelecekteki kullanımı çerçevesinde gerçekleştirilmesini salık verir. Çünkü O, bir bireyin ergenlik çağına kadar ahlaki ve toplumsal sorunlar hakkında akıl yürütemeyeceği düşüncesindedir. O’na göre bu çağdan önce öğretilecek herhangi bir ahlaki ya da toplumsal düşünce otorite temelli bir yaklaşımı ifade eder.(Spring, 1997)
“çocuk muhakemeyi yani iyiyle kötü arasındaki farkı ayırt etmeyi öğrenmeden, ahlak ve sosyal ilişkiler hakkında fikir yürütemez…”(Rousseau,2005:55)
“çocukların kendilerine özgü görüş, düşünüş ve hissediş tarzları vardır zaten; bunun yerine biz yetişkinlerinkini geçirmeye çalışmak ne kadar anlamsız!..”(Rousseau,2005:57)

“Sorumluluk”, “boyun eğme”, “emir”, “yükümlülük” gibi kelimeler yaşamın bu evresinde çocukla ilgili olmaması gereken sözcüklerdir. Bir yetişkin, çocuğun karşısına herhangi bir otorite figürü olarak değil, ondan yalnızca daha güçlü ve yaşlı olduğu basit gerçeği ile çıkmalıdır.

Çocuğun kendi akıl gücünü kullanıp fikir yürütebileceği/muhakeme yapabileceği çağdan önce herhangi bir ahlaki durumdan kaçınmak çok önemlidir. Çünkü ahlaki öğretim erken bir yaşta verilirse, birey tarafından kullanılmayacak, onun eylemine hükmedecektir. Rousseau’nun “negatif eğitim” diye adlandırdığı şeyin bir yönü buydu. Diğer bir yönü de, sözel bilgiden kaçınma gereğiydi. O’na göre eğitim öğretime ya da okumaya değil; deneyime dayanmalıydı.
(Spring, 1997)

Burada aslında okumaya karşı bir tutumdan ziyade çocuğun bir zorunluluk hissetmesi ile ya da hayatta karşısına çıkacak bir ihtiyacını gidermesi ile gerçekleşecek bir öğrenme üzerinde durmaktadır yazar. Örnek olarak, Rousseau’nun küçük kahramanı Emile, akşam yemeği ve parti davetiyeleri almakta, ancak onları okuyamadığı için ve okuyacak kimse bulamadığı için bir okuma ihtiyacı ve zorunluluğu duymaktadır. Kendisinin okuması gerektiğine inanması ve o şevkle kelimelerin sırrını çözebilmesidir öğrenmesinin sırrı. Buradaki en önemli itki okumayı öğrenme arzusu duymasıdır.( Rousseau, 2005)

Görüldüğü gibi, yazar, okumayı soyut bir ‘iyi’ kavramıyla ya da bir sorumluluk duygusuyla teşvik etmemiş, yalnızca çocuğun kendi çıkarı için ve zorunluluk duyduğu için öğrendiğine vurgu yapmıştır. Dışarıdan verili bir ‘iyi’ kavramından ve sorumluluk duygusunu yerleştirmekten kaçınması aslında bir anlamda ahlak öğretiminden de kaçınması anlamına gelmektedir.

Rousseau’ya göre 12 yaşına kadar- ya da ilk gençlik yıllarına kadar- doğa ile ahenk içinde, temel ihtiyaçları ve gereksinmelerine yanıt verilmiş (buna sevgi de dahil), emniyet duygusu verilerek ve ihtiyaç duyduğu bilgiden fazlasını alması için zorlanmadan yetiştirilen çocuğun öğrenmesi de kendi deneyimleri üzerinden gerçekleşmelidir. Tarih, coğrafya, geometri vs. kitapları okuyup hayatında için bir şey ifade etmeyen bilgilerle bir çocuğun ancak zihni bulandırılabilir.

“Ben Emile’ime mantık ve felsefesini anlamayacağı hiçbir şeyi öğretmemeyi bir terbiye prensibi olarak belirledim. İleriki yaşlarda zaten ayrıntılı şekilde öğreneceği bilgileri şimdilik kendisine yetecek kadar öğretmek daha uygun olmaz mı?”(Rousseau,2005:158)
“Sınırlı; fakat doğru olarak verilen toplu ve birbirine bağlı bilgilerin faydalarından biri de, aralarındaki ilişkinin görünebilmesidir. Bilgiyi yerli yerinde ve toplu olarak önünde gören çocuk, daha kolay ve sağlıklı akıl yürütebilir. Bütünün nizam ve tertibini gören parçalarınınkini de görür”..(Rousseau,2005:158)

Rousseau ancak ve ancak ihtiyaç duyulduğu ve zorunlu olunduğu zaman öğrenilmesi gerektiğini, bu hallerde bilginin anlamlı olduğunu ve insana hizmet ettiğini söylüyor.
Bir başka deyişle, öğrenim ve bilginin bireyin kullanımı için varolduğu, aksi halde bireyin kullanımından çok onu yönlendirdiğini (ve bireyi kullanacak araçlar haline geldiği) düşüncesi Rousseau’nun yaklaşımında altı çizilmesi gereken bir noktadır. Bu düşünce daha sonraki dönemde Paulo Freire’in pedagojik yönteminde önemli bir yere sahip olmuştur. (Bilgi insanlar tarafından kullanılmaktan çok nasıl oluyor da insanları kullanan bir şeye dönüşüyor? Sorusu kanımca yalnızca felsefe, sosyoloji gibi alanlarda değil eğitim bilimleri alanında da çok can alıcı bir soru.)

Yukarıda değinilen düşünce Emile’in ergenlik aşamasındaki eğitimini de şekillendirmektedir. Burada, zorunluluğun yanı sıra ‘yarar’ın da altı çizilmektedir.
“Bu neye yarar? cümlesi, bundan sonra Emile’im ile benim aramda, hayatımızın bütün eylemleri için kutsal bir rehber olacaktır…”(Rousseau,2005:150)
“çocuğa göremeyeceği hiçbir şeyi göstermeyin. Olgun insanlarda bulunan vasıflar ve buna has bilgiler çocuğa baştanbaşa yabancıdır. Çocuğu madem ki bulunduğu şartlardan alıp olgun insanların konumuna yükseltemiyoruz, o zaman olgunluğu alıp çocukluk çağına doğru indirelim ve çocuğa ancak şimdiki zamanda faydalı olabilecek şeyleri gösterelim…” (Rousseau:2005:154)

Ergenlik aşamasında Emile’e ahlaki yönlerine değinilmeden toplumsal ilişkilerin yararlılığı gösterilmektedir. Toplumdaki karşılıklı bağımlılık ve toplumsal örgütlenmenin önemi örneğin el sanatlarını ve zanaatleri öğrenerek görmesi sağlanmaktadır.
“bir çocuğun toplumsal bağlar hakkında fikir sahibi olmasını istiyorsanız onu bir gün marangoza götürün, bir gün demirciye başka bir gün fırına ve ayakkabı tamircisine. Bu şekilde hem kendisine uygun mesleği seçmesine yardımcı olursunuz hem de toplumun parçalardan oluşan bir bütün olduğunu görmesini sağlarsınız..”(Rousseau,2005:159)

Böylece toplumsal örgütlenmenin önemini, kişisel yararlılığını ve zorunluluğunu yaşayarak gören Emile akıl çağının başlamasıyla birlikte, inanç temelinde değil zorunluluk ve gereklilik temelinde düşünmeyi ve karar vermeyi öğrenmiş olacaktı. (Spring, 1997)

Rousseau, ergenlikte bireyin yeniden doğduğunu söyler. Birey önce daha dar bir benlik duygusuna sahipken, cinsel dürtülerin gelişimiyle kendisi dışındaki toplumsal dünyanın ayırdına varmaya başlar. Artık başka insanlara ihtiyaç duyduğunu ve yalnız yaşayamayacağını gören birey, yaşamındaki ilişki ağı genişledikçe birilerine muhtaç olmanın getirdiği zorlukları daha yakından görür.

Rousseau’ya göre bir bireyin başkalarını/başkalarının duygularını anlamasının yolu onunla özdeşlik kurabilmesidir. Kişinin başkaları ile ilgili iyi ve kötü kaygıları, kendisi ve diğerleri arasında kurduğu özdeşliğin bir sonucu olmalıdır. (Spring,1997)

Sonuç olarak, Rousseau, toplumun önyargıları kaldırılırsa ve birey doğaya uygun ve dengeli bir şekilde yetiştirilirse aklın onun eylemine rehber olacağını söyler. Emile eğitiminin sonunda ne öğrendiği sorusuna cevap olarak zorunluluğu öğrendiğini ve hayatın son zorunluluğunun ise ölüm olduğunu kabul ederek özgür olmayı öğrendiğini ifade etmektedir. Bununla beraber özgürlük yasaların bekçiliğiyle ulaşılabilecek bir şey değil ‘özgür kişinin yüreğinde bulunabilir’. (Spring, 1997)

Rousseau’ya göre Kadınların Eğitimi

Rousseau’nun eğitim konusundaki görüşleri eşitlikçi, özgürlükçü ve akılcıdır. Akılcıdır, çünkü O’na göre insanlar eğitim sayesinde her türlü dogmadan bağımsız olarak aklın ışığına inanmalı, aklın yönetimine girmelidir. Özgürlükçüdür, çünkü çocukken bireye sağlanacak özgürlük ona yalnızca mutluluk vermekle kalmayıp aynı zamanda ihtiyacı olan gücü de sağlayacaktır. Rousseau’nun eğitimi ne çocuğa başkalarının boyunduruğuna girmeyi öğretir ne de başkalarına hükmetmeyi. Eşitlikçidir, çünkü Rousseau eğitimde elitist bir tutum sergilemez, yalnızca zengin sınıfın çocukları için tasarımlanmamıştır O’nun eğitim ideali; herkes içindir. (Kaplan, 2005)

1700’lü yıllar için hem çok yeni hem de ilerici sayılan Rousseau’nun eğitime dair görüş ve ilkeleri halen dikkate değer bulunmaktadır. Öte yandan, bugün eşitlik denildiğinde toplumsal sınıflar temelindeki eşitlikle beraber, toplumsal cinsiyet temelinde eşitlik, ırk, dil, din mezhep vb. temelindeki eşitlikler de anlaşılmaktadır. Eşitlik kavramı genişlemiştir.

Özellikle toplumsal cinsiyet temelindeki eşitlik konusunda Rousseau’nun eğitim anlayışına yönelik eleştiriler yapılmaktadır. Çünkü O’nun kadınların eğitimine dair düşünceleri eşitlikçi değildir, eleştirel değildir, gelenekseldir ve erkek egemen önyargılardan kurtulamamıştır. (Kaplan,2005)

Rousseau’ya göre, erkekler ve kadınlar ‘öz’de farklı yaratılmışlardır. Bu yaratılış farkından kaynaklı olarak kadınlar ve erkeklerin algılamaları, eğilimleri de farklıdır ve buna göre yönlendirilmelidirler ve eğitilmelidirler. Kadınların en temel görevinin annelik olduğunu buyuran Rousseau onların erkekler gibi kolejlerde okuma isteklerini erkeklere benzeme çabası olarak açıklamıştır. Kadınların bu gibi isteklerle onlarla eşit olma gayretine girdiklerini, böylece bazı‘üstün’ vasıflarını da yitirdiklerini iddia etmektedir (Rousseau,2005).

Kadının başlıca görevleri Rousseau’ya göre ‘doğa’larına uygun olarak çocuklarını sağlıklı ve güçlü olarak yetiştirmeleri ve onlardan özen ve ilgilerini eksik etmemeleridir. O’na göre kadınların eğitimi erkeklerin eğitimine faydalıdır, onu destekler ve tamamlar.
“Erkeklerin hoşuna gitmek, onlara faydalı olmak, kendilerini onlara sevdirmek ve saydırmak, küçükken büyütmek, büyüyünce onlara bakmak, nasihat vermek, teselli etmek, hayatı zevkli ve sevimli bir hale koymak…işte kadınların görevleri her zaman bunlar olmuştur. En küçük yaşlardan itibaren kendilerine öğretilmesi gerekenler de bunlardan ibarettir”.(Rousseau,2005:220)
Rousseau’nun Emile için tasavvur ettiği eğitim ile (Emile’e eş olan) Sophie’ye uygun gördüğü eğitim ilgisizdir. Emile’in kendi kararlarını alabilmesi ve özgüvenini geliştirebilmesi için desteklenmesine rağmen kadınların küçükken anne- babasına, büyüdüklerinde ise kocasına itaat etmesi gereken uysal varlıklar olduğu iddia edilmektedir. Kadınların kendi kararlarını almaları yönünde bir destek verilmediği gibi onların erkeklerin kararlarına saygı duymaları gerektiğinden dem vurulmaktadır.
“Bir kadında ilk ve en önemli beğenilecek yön, uysallıktır. Çoğunlukla birçok kötülükle ve sayılmaz kusurlarla dolu olan erkek gibi bir varlığa itaatle mükellef tutulan kadın, küçük yaştan beri haksızlığa dayanmayı ve şikayet etmeden kocasının haksızlıklarına katlanmayı öğrenmelidir…” (Rousseau,2005:224)

Dahası, Rousseau, kadınların felsefi ve bilimsel araştırma için gerekli yetenekten yoksun olduğunu savlar. Bu nedenle kadınların eğitimi teorik konulardan ziyade pratik konular üzerinde yoğunlaşmalıdır. (Kaplan, 2005)

Görüldüğü gibi, kadını erkeği baz alarak tanımlayan, ona toplumsal cinsiyet rolleri yükleyen, onu ‘erkeğin hoşuna gitme’kle görevlendiren, ona yaratılışlarının ‘asıl gayesinin dünyaya çocuk getirmek’ olduğunu hatırlatan, erkeğe itaat etmenin gerekliliğini vurgulayan, ‘erkeği idare etmek’ yüce vasfıyla donatılmış olduğunu ve bu vasfın çok önemli olduğunu defalarca yineleyen Rousseau, bu söylemlerle aslında kadını ikinci sınıf insan kategorisine koymaktadır. Dolayısıyla, kadın için geleneksel rollerinin dışında, toplumsal cinsiyet önyargılarından uzak, ataerkil anlayıştan bağımsız bir eğitim düşüncesi yoktur. Rousseau’nun özgür ve eşitlikçi eğitimi yalnızca erkekler içindir.

Sonuç

Bir roman olarak edebiyat tarihinde büyük önem taşımaz belki ama kurgusuyla, içerdiği felsefi düşüncelerle, gerçek hayatta yarattığı yankıyla Emile, Rousseau’nun en önemli eserlerindendir. Rousseau’nun yaşadığı dönemde eğitim sistemine ilişkin eleştirilerini, eğitimin insanlar üzerindeki olumsuz etkisini, nasıl yönlendirici olabileceğini ortaya koyduğu bu kitaptaki fikirlerin bugünkü eğitim sisteminde de karşılık bulduğunu söylemek abartılı olmaz kanımca. Örneğin bugün birçok çağdaş eğitimbilimci ailede ve okulda verilen eğitimin varolan düzene uygun insanlar yetiştirmeyi amaçladığını kabul etmektedir.

Rousseau’nun bu kitabında ortaya koyduğu önerilerin hayata geçirilip geçirilemeyeceği sorusu eğitimle ilgili her okuyucunun aklından geçer düşüncesindeyim. Bana göre, Rousseau’nun amacı, kitapta vurgulanan ve altı çizilen temel noktalar üzerinde düşünmeyi sağlamaktı. Örneğin bireyin özgür gelişimini sınırlayıp onu körelten dogmatik inanç sistemlerini sorgulatmak. Yoksa, toplumdan tamamen yalıtılmış, herşeyin anlatıldığı ölçüde yalın ve nötr olabildiği bir yaşam gerçek hayatta mümkün görünmüyor, ancak kurgusal olabilir.

Kaynakça:

Kaplan, İ. (2005). Türkiye’de Milli Eğitim İdeolojisi. İletişim Yayınları. İstanbul.
Rousseau, J.J. (2005). Emile “Bir Çocuk Büyüyor”. Selis Kitaplar. İstanbul.
Spring, J. (1997). Özgür Eğitim. Çev. Ayşen Ekmekçi. Ayrıntı Yayınları. İstanbul.

http://yayım.meb.gov.tr/dergiler/159/ata.htm

http://www.infed.org/thinkers/et-rous.htm

  Ad Soyad
  Yorum