A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ Ekle
ilk çağlardaki simyacılar

ilk çağlardaki simyacılar

Antik Çağda Simyacılar Hakkında Kısa Bilgi

Günümüzden on binlerce yıl öncesinde insanoğlu barınma, beslenme ve korunma ihtiyaçlarını karşılamak için doğada ne bulduysa bunları kullanma yoluna gitmiştir. Yanardağların ve yıldırımların yol açtığı yangınlar sonucu ateşle tanışmış ve yiyeceklerin piştiğinde lezzetinin değiştiğini fark etmiştir. Yiyecekler gibi başka maddelerin de ısıtılınca değişebileceğini düşünmüş ve bir maddeyi ateşe atarak başka bir maddeye dönüştürme gayreti bu şekilde başlamıştır.
İnsanlar alet yapmak için önce çakmak taşı kullanmış; metalleri keşfedince de taşın yerini sırasıyla bakır, tunç (bakır-kalay alaşımı), demir ve çelik almıştır (Şekil 1.2).
İlkel insanların savunma aleti olan balta yanında önemli bir ihtiyaçları da giyinme amacıyla kullandıkları derilerdi. Ham derilerin tüylerini dökmek, yumuşak kalmasını sağlamak, kokusunu gidermek, gözeneklerini kapatmak gibi çalışmalarla doğal maddelerin daha kullanışlı hâle getirilmesine yönelik keşifler çok eskidir. Tablo 1.1 ‘de, çeşitli doğal maddelerin deri işlemede ne işe yaradığı kısaca özetlenmiştir.
Şekil 1.2. Çakmak taşı, bakır, tunç ve demirden yapılmış eski dönemlere ait araç gereçler.

İnsanların madde ile ilişkileri sadece ihtiyaçtan veya hayallerden yola çıkılarak gelişmiş değildir. Farklı maddelerin neden farklı olduğunu sorgulayan filozofların düşünceleri, kimyanın serüvenine katkıda bulunmuştur. Bu gayretler MÖ 500’lerde başlamış; filozoflar maddenin bölünebilirliğini sorgulamış; farklı özellikleri, bölünmez yapı taşlarının dizilme ve hareket tarzı ile açıklamışlardır. Ancak düşünceleri deneysel bir sonuca dayanmaksızın sadece felsefi boyutta kalmıştır. Örneğin Miletli Thales (Tales) dünyadaki her şeyin sudan meydana geldiğini iddia etmiş, Trakyalı Democritus (Demokritus) ise her maddenin bö-lünemeyen yapı taşları olduğunu öne sürmüş; bu yapı taşlarına da “atom” adını vermiştir.
Daha geç dönemlerin filozofu olan Makedonyalı Aristo (Şekil 1.3), bütün maddelerin dört elementten oluştuğu düşüncesini ortaya atmıştır. Ona göre ateş, toprak, hava ve su bilinen her şeyin özüdür. Sıcak, soğuk, kuru ve ıslak dediğimiz nitelikler, sırasıyla bu dört temel öz maddenin (element) nitelikleridir. Başka her şey, bu dört elementin farklı oranlardaki bileşimleri olup özellikleri de bileşimdeki her elementin oranı değiştikçe değişir. Bu düşüncesini öne sürerken Aristo’nun dayandığı herhangi bir nesnel delil yoktu. O, farklı maddelerin farklı özelliklere sahip olmasını akılla açıklamaya çalışıyor ve bunun mümkün olduğunu düşünüyordu.
Milattan önceki asırlarda bir yandan felsefi gelişmeler yaşanırken, diğer yandan da kumaş dokuma zanaatı gelişmiş; kumaşlara ve toprak kap kacak gereçlerine güzel görüntü vermek için uygun boyalar keşfedilmiştir. Bu dönemde İskenderiye (Mısır), Hindistan, Çin ve Antik Yunan’da kalay-bakır alaşımından kılıç, zırh gibi harp araçları yapılmış olup ayrıca kireç harcı, alçı gibi yapı malzemeleri de keşfedilmiştir. Cam yapımı ve çanak-çömlek tipi gereçlerin sır (sert cilâ) ile kaplanması da tam olarak bilinmemekle birlikte bu dönemde geliştirilmiştir.
Bu dönemde, boyamada kıbrıs taşı (FeSO47H2O), göz taşı (CuSO45H2O) ve şap (KAl(SO4)212H2O) gibi doğal yardımcı maddeler (mordanlar) keşfedilmiştir. Bu maddeler kullanılarak boyanan yünlerin renklerinin daha kalıcı olduğu tesadüfen anlaşılmıştır. Boya endüstrisinin gelişimi de bu dönemde başlamıştır. Bitkisel boyar maddelerden olan kök boya ve safran bunlara örnektir.

Eski Mısırlılar, milattan sonraki yıllarda altın, bakır gibi metallerin yanında, kurumuş göl yataklarında hazır buldukları soda (Na2CO310H2O) ve tuz pastası (Na2SO47H2O) gibi tuzların su çekme özelliklerini de keşfettiler ve mumyaları, su çekici olan bu tuzlarla sararak mumyaların uzun süre bozulmadan kalması­nı sağladılar. Ayrıca, zeytinyağı ve soda karışımını temizlik amacıyla kullandılar. (Zeytinyağı soda ile karışınca sabun oluşur).

İslam uygarlığının bilime öncülük ettiği 8 – 15. yüzyıllarda, simya alanında çalışan ve daha sonra çalışmaları Avrupalı simyacılarca devralınan ünlü alimler arasında Cabir Bin Hayyan (720 – 813) önemli bir yer tutmaktadır. Nitrik asit, sül­fürik asit ve altın suyunu (Kral Suyu / 3HCl + HNO3) bulan Hayyan, madenleri bu asitler içerisinde çözerek o dönemin laboratuvar çalışmalarına yön vermiş ve simya alanındaki çalışmaları hızlandırmıştır. MS 9 – 12. yüzyıllarda, Orta Doğu’da ve Ön Asya’da yaşayan İslam bilginleri hastalıkların tedavisinde kullanılacak çe­şitli maddeler elde etmişlerdir. Bu bilginler arasında, Ebubekir El Razi (860 – 940), İbni Sina (980 -1037) ve İbni Rüşd (1126 -1198) sayılabilir. İslam alimleri Aris­to’nun element kavramı hakkındaki görüşlerini benimseyip bu görüşe önemli katkılar yapmışlardır. Orta Doğu coğrafyasındaki bu bilim geleneği önce Endü­lüs yoluyla İspanya’ya, oradan da Avrupaya yayılmıştır.

  Ad Soyad
  Yorum