A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ Ekle
Çok Kültürlülük Miti

Çok Kültürlülük Miti

“Çok Kültürlülük Miti” ve “Kültürel Tüketim” Süreci Bağlamında Medya ve “İmge Simülasyonu” Her görünüm, bilinçli bir gösterim olmadan önce düşsel bir deneyimdir. Gaston Bachelard Su ve Düşler İnsanların kendilerini, yaşadıkları dünyayı ve evreni anlamlandırma çabası onları yaşam, edim ve ilişkiler hakkında soru sormaya yönlendirir. Bu soruların oluşturduğu inanç ve görüşler, hem bireysel hem de toplu yaşamı yapılandırıp düzenleyen âdet, gelenek ve ritüelleri biçimlendirir. Bu biçimlenişin tümü “kültür”ü oluşturur. Kültür kavramı, yerel ve ulusal düzlemde “alt”, “üst”, “halk”, “popüler” gibi ön tanımlarla birlikte anılarak çeşitli açılardan sınıflandırılır; küresel düzlemde ise, “çok kültürlülük”,“egemen kültür”, “evrensel kültür”, “tüketim kültürü” gibi görece daha geniş çaplı dairelerin sınırları içersine yerleştirilir. Dolayısıyla, “tüketim”, “kültür”, “çok kültürlülük” ve “küreselleşme” gibi olgular arasındaki ilişkiyi tek boyutlu bir ilerleme olarak görmek yerine birbiriyle ilişkili bir dizi süreç olarak ele almak daha uygundur.




Günümüz dünyasında hızla önem kazanan kültürel tüketim, çok kültürlülük ve imge oluşturma gibi kavramların farklı çehrelerinden söz etmek mümkün. Bu bildiride, hangi kavramla yola çıkıldığına bağlı olarak biçimlenen bir yapıya sahip olan çok kültürlülük olgusu, Türk kültürü özelinde el alınarak “imge yapma” ya da “imge bozma” süreçlerinde medyanın kültürel sürekliliği sağlayıp sağlayamayacağı tartışılacaktır. Söz konusu tartışma, Bhikhu Parekh’in çok kültürlülük olgusuna getirdiği özgün bakış açısından yararlanılarak çağımızın önemli düşünürleri arasında gösterilen Jean Baudrillard’ın simülasyon kuramı ekseninde yürütülecektir. Her iki düşünürün bakış açısı özgün yorumlarla desteklenerek Türk kültürü’nden örnekler aracılığıyla irdelenecektir. Bu yolla hedeflenen, “yerel” ve “küresel” arasındaki çizginin rotasını takip edebilmek ve özgün olanın haritasını oluşturabilmektir.

Bu nedenle öncelikle, bildirinin üzerine temellendiği “çok kültürlülük”, “küreselleşme”, “simülasyon” ve “kültürel imge” gibi kavramları irdelemek gerekmektedir. Ardından bu kavramların “medya” ile ilişkileri geleneğin sürekliliği açısından değerlendirilecektir. Bu değerlendirme yapılırken güncel imge dünyasının örneklerinden faydalanılacaktır.

Parekh, çok kültürlülüğün tek başına farklılık ve kimlikle ilgili değil, kültürle kaynaşmış ve ondan beslenen farklılık ve kimliklerle, yani bir grup insanın kendilerini ve dünyayı anlamakta, bireysel ve toplu yaşamlarını düzenlemekte kullandıkları inanç ve uygulamaların bütünüyle alakalı olduğunu söylerken bireysel seçimlerden kaynaklanan farklılıkların aksine, kültürden kaynaklanan farklılıkların bir miktar otorite taşıdığını ve ortak, tarihten gelen bir anlam ve önem sistemiyle kaynaşmaları nedeniyle modellendirilip şekillendirildiğini de ekler. Demek ki, gerçek çok kültürlülüğün kaynaştırıcı olması, ortak tarih olgusu ve yaşanmışlık süreçleriyle yakından ilişkilidir. Bugün, “tüketim kültürü” üzerinden dolayımlanarak “çok kültürlülük” adı altında sunulan kültür söylemlerinin bu tarz bir ortak tarih ve paylaşımın ürünü olmadığı açıktır. Günümüzde dolaşıma sunulan “çok kültürlülük miti”ni aşağıdaki örnekle açıklamak daha aydınlatıcı olacaktır. Modern toplumlarda kültürel çeşitliliğin aldığı farklı biçimlerden biri de marjinal topluluklardır. Örneğin “eşcinseller”, “hippiler” ve “rocker”lar bu gruba dahil edilebilir. Bu tür grupların üyelerinin çoğu geniş ölçüde ortak bir kültürü paylaşmalarına karşın, yaşamın belirli alanları hakkında farklı inanç ve uygulamaları kabul ederler ya da kendilerine özgü, göreceli olarak farklı yaşam biçimleri geliştirirler. Baskın toplum, otoritenin de kısmi kabulüyle bu grupların sınırlı alanlar içersinde kontrol edilebilir ölçülerde yaşamalarına izin verir. Bu gruplar da toplum ve iktidarın baskın anlam ve değer sistemlerini paylaşır ama bunun içersinde kendi değişik hayat tarzları için yer açmaya çalışırlar. İşte küreselleşmenin hedeflediği çok kültürlülük de böylesi bir çok kültürlülük anlayışını andırır. Baskın olan imajı içselleştireceksin, kabulleneceksin ama bu arada kendininkini de ortaya koyacaksın ya da koyduğunu sanacaksın. Ne var ki, bu içselleştirme sürecinde kendininkini ortaya koyma biçimin, kültür üretme mekânların ya da imge tüketimin başat kültür tarafından sıkı bir biçimde denetlenecek. Küreselleşen dünyada kültürel sürekliliği yerel düzlemde korumaya çalışmanın marjinal kalışı ironiktir.

Bu ironik durumun kendini gösterdiği alanlardan birisi de uluslararası ölçeklerde onaylanan sözleşmelerdir. UNESCO tarafından sunulan SOKÜM sözleşmesi bir anlamda da bu ironiyi aynı anda hem tersine çevirme hem de sürdürme girişimi olarak değerlendirilebilir. Sözleşmenin önemli maddelerinden biri de “koruma” üzerinedir. Bu madde şunları içerir.

“Koruma” terimi, somut olmayan kültürel mirasın yaşayabilirliğini güvence altına alma anlamına gelir; buna kimlik saptaması, belgeleme, araştırma, muhafaza, koruma, geliştirme, güçlendirme ve özellikle okul içi ya da okul dışı eğitim aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarma olduğu kadar, bu kültürel mirasın değişik yanlarının canlandırılması dahildir.

Sözleşmede yer alan bu ifade yukarıda belirtilen ironik durumu tersine çevirme girişimi olarak yorumlanabilir. Ne var ki, sözleşmede George Ritzer tarafından küreselleşmenin mabetleri olarak görülen “tüketim katedralleri” (29) karşısında yerel olanın bir tüketim nesnesine dönüştürülmeden nasıl korunacağına dair bir ibarenin bulunmayışı ilginç bir durumdur.

Görüldüğü üzere, çok kültürlülük kavramı yerli yerine oturtulmadığında ortaya son derece başıboş bir alan çıkmaktadır. Söz konusu kültürel başıboşluk, günümüz dünyasında “özgür bireysel seçim” mitinin bir uzantısı olarak okunmalıdır. Parekh, kültürler arasında serbestçe dolaşım hakkını kullanan bireylerin sağduyu sahibi olmaları hâlinde bu durumun özgün ve yaratıcı bir biçim kazanacağını belirtirken aksi hâllerde sığ ve kırılgan olma olasılığının da göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgular (193). Parekh’in “sağduyu sahibi” olma ön koşuluyla kabul ettiği kültürler arası serbest dolaşım hakkı, ancak ütopya tarihimizin “oto-kontrol” sahibi bireylerden oluşan “komünal toplum” düşü içine yerleştirilebilir. Parekh söz konusu serbest dolaşım hakkını layıkıyla değerlendiremeyen bireylerin tarihsel derinlik ve geleneklerden yoksun olduklarını söyler. Bu durumun, sanılandan çok daha fazla yan etkileri vardır. Ayrıca Parekh, bu tür bir kültürel başıboşluğun, bireyin seçimlerine ilham veremeyeceğini, ona rehberlik edemeyeceğini, ahlaki bir pusula olamayacağı gibi istikrar sağlamaktan da yoksun olacağını, üstüne üstlük kültürden kültüre sıçrama alışkanlığını da teşvik edeceğini söyler. Ona göre bu “alıntılar kültürü” uyumsuz seslerden oluşan bir uğultudur ve anlamlı bir kültür değildir (193).

Parekh, kültürel çeşitliliğin, farklı kültürlerin, karşılıklı olarak yarar sağlayacak bir diyaloga girmelerini kolaylaştıracak bir ortam yarattığından söz eder. Ardından da farklı sanatsal, müzikal, edebî, ahlaki ve diğer geleneklerin birbirlerini sorguladıklarını, araştırdıklarını ve birbirine meydan okuduklarını, hatta birbirlerinden fikirler ödünç alıp bunlarla denemeler yaparak sık sık hiçbirinin kendi başına üretemediği yepyeni fikir ve duyarlılıklar ortaya koyduklarını ekler (Parekh 215). Türkiye ölçeğinde düşündüğümüzde yaşanan kültürel başıboşluğun Parekh’in sözünü ettiği kültürel çeşitlilikle ilgisi olup olmadığı tartışılması gereken bir konudur. Günümüzde yaşanan ne bir “sorgulama”, ne bir “meydan okuma” ne de “karşılıklı ödünçlemelerle biçimlenen bir yeniden üretim süreci” olarak algılanabilir. Bugün yapılan, egemen kültürün ürettiği “kültürel kod”ların ışıltılı paketlerine hayranlıkla yaklaşıp onları dolaşıma sunmaktan ibarettir. Bu tür bir dolaşımda içselleştirmek mümkün görünmediği gibi iki kültürün kaynaştırılarak yepyeni bir üretimin gerçekleştirilmesi de imkânsızlaşmaktadır. SOKÜM sözleşmesi bir anlamada bu zinciri kırmaya yönelik bir çıkış olarak nitelenebilir. Sözleşmenin amaçları arasında “somut olmayan kültürel mirasın önemi konusunda yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde duyarlılığı arttırmak ve karşılıklı değerbilirliği sağlamak” ibaresi yer alır. Burada üzerinde durulması gereken “karşılıklı değerbirliği sağlamak” ifadesidir. Değerlerbirliği karşılıklı olduğu sürece Parekh’in vurguladığı anlamda bir kültürel çeşitlilik sağlanacaktır. Aksi taktirde “kültürel çeşitlilik” yerini “kültürel eşitsizlik” kavramına terk edecektir.

Yukarıda vurgulanan kültürel uğultu, hedonist bir haz anlayışıyla birleşerek medya aracılığıyla toplumsal bilinçdışına hükmetmeyi dener; ilksel imgelerimizi çarpıtmayı hedefler. Toplumsal olarak içselleştirildiğinde bu durum sanatsal ve kültürel her türlü imge yapım sürecine de etki eder. Özünde bir “imge bozma” süreci olarak niteleyebileceğimiz bu süreç, var olan kültürel imgelerin, küresel tüketim kültürüne hizmet eder hâle getirilmesiyle oluşturulur. Bunun en iyi örneğini çok uluslu şirketlerin reklam kampanyalarında görmek mümkündür. Hakkı Yırtıcı, Çağdaş Kapitalizmin Mekânsal Örgütlenmesi adlı kitabında, mekânın, altyapısal dönüşüm sırasında yerel ve geleneksel olan tekrar zaman ve mekâna dahil olabileceğini ama bunun bilinen bir yerellik ve geleneksellik barındırmayacağını ve yerel olanın tanıdıklığı ile geleneksel olanın sürekliliğinin bulunamayacağını söyler ve ardından şunları ekler:

MacDonalds’ların Ramazan ayında satışa sundukları “macpide” yerel ve geleneksel olanın bir soyutlama sisteminde, yerinden çıkarılmış ilişkilerin zaman ve uzam bağlamında yeniden yapılandırılmasıdır. Ama gelenek burada soyutlanmış, yönlendirilebilir bir gelenektir. Soyut sistemler tarafından kuşatılmıştır. Bildiğimiz anlamda bir gelenekle ilişkisi yoktur. Geleneğin kendi iç bilgisi, değişmez iç kuralları, sürekliliği ve değişmezliği parçalanmış ve sermayenin ihtiyaçlarına göre, kârlılığını maksimize etmek amacıyla yeniden kurulmuştur.

Yırtıcı’nın bu düşüncesi Baudrillard’ın “simülasyon” dediği olguyla birebir örtüşen bir örneklemedir. Baudrillard’a göre, simülasyon “bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin, modeller aracılığıyla türetilmesi”nden ibarettir. Ona göre simülasyon, eşitlik ülkesi ütopyasına tamamen ters bir şeydir ve göstergeyi kesinlikle bir değer olarak yadsır; ayrıca bu, her türlü gönderenin ters yüz edilmesi ve öldürülmesidir. Ek olarak Baudrillard imgeye özgü aşamaları dörde ayırarak imgenin basamaklarını şu biçimde sıralar:

- derin bir gerçekliğin yansıması olarak imge

- derin bir gerçekliği değiştiren ve gizleyen imge

- derin bir gerçekliği yokluğunu gizleyen imge

- gerçekliğin hiçbir çeşidiyle ilişkisi olmayan, kendi kendinin saf simülakrı olan imge

Baudrillard’ın imgenin oluşum ve yeniden oluşumuna dair önerdiği dizgenin ilk iki aşaması tarihin bir noktasında kendini sözlü gelenek içerisinde, mitler ve inançlar aracılığıyla tüketmiş görünmektedir. Burada bizi ilgilendiren daha çok imgenin son iki aşamasıdır. İmge “derin bir gerçekliğin yokluğunu gizlemeye” çalıştığı üçüncü evrede “bir görünümün yerini almaya yani bir büyüleme aracı olmaya çalışır. Bu noktada Ritzer’in Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek adlı eserinde dile getirdiği tüketime dayalı yeni inanç biçimleri hatırlanmalıdır. Ritzer bu eserinde toplumların tüketim olgusunu bir fetiş unsuruna dönüştürme macerasını çözümler. Ritzer’e göre bu maceranın baş oyuncuları ile simülasyon üretim birimleri arasında sıkı bir ilişki vardır. Söz konusu simülasyon üretim birimlerinden başlıcası da “medya”dır. Ritzer, medyanın tüketimi kolaylaştırıcı etkisinden söz eder ve onları medyanın yaşam suyu olarak tanımlar. Ne var ki, Ritzer, medya ve reklam olgusunu incelemesinin merkezine almaz. O, simüle edilmiş dünya çözümlemelerini tüketim araçlarının kendilerine yönlendirir. Buradan yola çıkarak Türk kültürü bağlamında medya ve özellikle reklam sektörü üzerine yönelmiş bir çözümleme
yapmak mümkündür. 2005 yılı Ramazan ayında gösterime giren Coca-Cola reklam kampanyası bu konuya uygun bir örnektir. Reklam, kapitalist tüketim kültürünün başat simgesi olan Coca-Cola’yı İslamî değerlerle kaynaştırmayı hedefler görünmektedir. 30 günlük Ramazan dönemi boyunca gösterimde olan reklam, insanların nasıl farklı davranışlar sergilediğinden yola çıkarak seyirciye anlayışlı, dışa dönük, başkalarını düşünen, kısacası daha iyi davranan insanların daha doğru insanlar olduğu mesajını verir. Reklamda, Ramazan ayı boyunca İslam’ın yükümlülüklerinden dolayı bambaşka insanlar hâline gelen ve bunun farkına bile varmayan kişilerdeki değişimi, ufak bir çocuğun fark etmesi izleyiciye yansıtılmıştır. Reklamda değişimi gören küçüğün, çocuk aklıyla bunu insanların elinde gördüğü Coca-Cola ile pideye bağlaması ve bu ikiliyi çözüm olarak kullanması anlatılmıştır (bkz. Coca-Cola Reklamı) “Global bir markanın yerel stratejisi” sloganıyla ortaya çıkan bu reklam akla hemen Parekh’in ahlaki monizm kavramına ilişkin yorumu getirmektedir. Ahlaki monizm, yalnızca bir tek hayat tarzının tamamen insani, doğru veya iyi olduğunu, diğer hayat tarzlarının ise ondan ne kadar farklıysa o kadar yanlış olduklarını savunan görüştür. Ek olarak Parekh, Hıristiyan Batı kültürünün başat anlayışı olan bu kavramın yani, yalnızca bir hayat tarzının iyi olduğu ve diğerlerinin de o hayat tarzına göre yargılanabileceği hatta sınıflandırılabileceğini savunma eğiliminin Platon’a kadar uzandığını belirtir. Parekh “ahlaki monizm” kavramının gelişim aşamalarını “Yunan Monizmi”, “Hıristiyan Monizmi”, “Klasik Liberalizmde monizm” başlıkları altında inceler. Günümüz şartları göz önüne alındığında bu sıralamaya bir de “Küreselleşme Monizmi” ya da “Tüketin Monizmi” başlığı eklenebilir görünmektedir. Batıya ait bu ahlaki kodlama, çağlar boyunca biçim değiştirerek farklılaşmış olsa da kendisine birçok uzamda yaşam alanları üretmeyi başarmış görünmektedir. Üretilen yaşam alanlarının biri de medya ve reklam sektörüdür. Medya ve reklam sektöründe kullanılan “sınıflandırma ve yargılama” biçimleri Ritzer’in anlatımıyla “büyüsü bozulmuş dünyayı büyülemenin” bir başka yoludur.

Oluşturulan “kültürel uğultu” ve “kültürel başıboşluk” sayesinde geleneksel olan büyüsünü yitirmiş durumdadır. Buna karşın neredeyse unutulmaya yüz tutan Ramazan ve bayram ritüelleri çok uluslu şirketler tarafından büyülenerek tekrar tüketime sunulmaktadır. Ama burada amaç artık nostalji ve gelenek tüketimini pompalamaktan öteye geçmemektedir. Yapılan yalnızca bir meşrulaştırma sürecinden ibarettir o kadar.

Bu meşrulaştırma çabasının bir örneği gene çok uluslu bir şirket olan Burger King’in 2004 yılı Ramazan ayı reklamlarında karşımıza çıkar. “Sultan Mönü” sloganıyla sunulan reklamda, 19. yüzyıl Osmanlı toplumu canlandırılmıştır.Burada sanki Burger King, geleneksel olanın sürdürülmesine katkı sağlıyor gibi ya da çok kültürlü bir ortama işaret ediyor gibi görünmektedir. Oysa ki, madalyonun diğer yüzünde bizi bekleyen başka gerçekler vardır. Bu gerçeklerin başında gene simülasyon kavramı yer alır. Burada açıkça “çok kültürlülük miti”nin kendisinin de bir simülasyondan ibaret olduğu görülmektedir.

Sonuç olarak burada yanıtlanması gereken bir soru da, medyanın kültürel sürekliliği, özellikle de geleneksel sözlü kültürün sürekliliğini sağlayıp sağlayamayacağıdır. Medya ve reklam sektöründe kullanılan geleneksel kültüre ait öğeleri, geleneğin bir devamı olarak değerlendirmek mümkün müdür? Yoksa kendisi zaten bir simülasyon olan TV aracılığıyla bir gerçeklik üretmenin imkânsızlığını kavramak mı gerekir? Halk kültürü öğelerinin başat özelliği “anonim” olmalarıdır. Oysa ki, medya ve reklam aracılığıyla bir simülasyon olarak üretilen kültürel öğeler ancak “popüler” olabilmektedir. Anonim olanla popüler olan arasındaki en büyük fark, anonim olanın imge yapmayı başardığı, popüler olanınsa yapılan imgeyi çarpıtarak bozduğu gerçeğidir. Bir diğer ayrım da anonim olana yapılan müdahalenin otorite olgusundan kısmen de olsa uzak, popüler olana yapılan her türlü müdahalenin ise özellikle merkezi otoriteye yakın oluşudur. Bu noktada denilebilir ki, özgün kültürel sürekliliği sağlamada atılacak önemli adımlardan biri çevremizde bulunan simüle edilmiş dünyayı fark ederek bunu kendi özsel imgelerimiz aracılığıyla sorgulamaktır.










  Ad Soyad
  Yorum