A
B
C
Ç
D
E
F
G
Ğ
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z
Q
W
X
+ Ekle
Çalışma Süreleri, İstihdam, Kriz Üzerine Bazı Sorular

Çalışma Süreleri, İstihdam, Kriz Üzerine Bazı Sorular

Bu kısa inceleme başta çalışılan saatler olmak üzere ilişkide olduğunu düşündüğüm kriz ve istihdam üzerine bazı sorular sormayı amaçlamaktadır. Ancak sorularımız olursa yanıt aramayı da sürdüreceğimiz düşüncesi, yazının kaleme alınmasını sağladı. Bilindiği gibi çalışma süreleri iktisadi anlamda bireye sıkı olarak bağlı bir olgu. Azalması ve artması hem gelir açısından hem de harcama açısından önem taşımakta, öte yandan, bireyin gelirinin artması kadar kapitalist işletme için önemli bir olgu da onun harcanmasına ilişkindir.

Çalışma sürelerindeki azalma oldukça kapsamlı ve ayrıntılı bir incelemeyi birlikte getirmektedir. Sorunu sadece çalışma sürelerindeki azalma olarak değil istihdam, ücretler ve en geniş biçimi ile yaşam biçimlerindeki değişme olarak ele almak gerekir. Bunun dışında iş piyasalarındaki dengeler, teknolojik gelişmelerin istihdama yansıyan boyutları çalışma sürelerinde değişikliklerin yarattığı bir dizi sorunu da içinde barındırmaktadır.

Çalışma sürelerinde bir azalma gerçekten tarihsel bir zorunluluk olarak mı karşımıza çıkmaktadır? Acaba daha az çalışmanın temel nedeni kapitalist işleyişin üretim ve tüketimde yarattığı tıkanıklar mı? Yoksa, çevreci hareketlerle birlikte ortaya çıkan geçici bir parıldama mı? Toplumun farklı katmanlarının ve sivil örgütlerinin çevreci hareketlere duyarsız kalmaması veya etkilenmesinin muhtemel sonuçlarından biri de "daha az çalışarak," "daha az tüketmek" olduğunu biliyoruz. Ancak yine de bir karşı muhalif akım büyüme ve genişlemenin ekonomik anlamda toplumun motoru olduğu görüşünden hareketle, her türlü yavaşlamaya karşı görüşleri bulunmaktadır. Buna rağmen, çalışma sürelerinde azalmanın sadece bir ütopya olarak kalmadığını 20. Yüzyıl içinde gördük. Niçin bir azalmanın tek nedeni sadece ekonomik kriz olsun. Daha aşağılara bile çekilebilmesinin tartışılması gerekirken, ekonomik boyutu ile sınırlı bir inceleme dar bir çerçeveye sıkışıp kalmayı getirmektedir.

A.Gorz çalışma sürelerini azaltırken ücretleri ve fiili çalışan sayısını da arttırarak belki de "imkansız olanı" istemektedir. (Gorz 1993 s:41) Ama galiba daha az çalışarak daha iyi yaşamanın bugünün üretim ve tüketim anlayışlarından hareketle gerçekleşmesini sağlamak çok yakın bir gelecekte fiziksel olarak mümkün görülmektedir.

Eskiye oranla daha az çalışmanın farklı biçimleri vardır. çalışmanın başkaları ile paylaşımı bunlardan biri olarak Batı da uygulanmaktadır. Kısmi çalışmanın artışının gerisinde hem işlerin yapısından hem de işsizliğe çözüm arayışlarından kaynaklanan olgular bulunmaktadır.

Çalışma sürelerinde azalma maliyet doğurucu bir unsurdur. Bu maliyetin kim tarafından karşılanacağı ise her zaman yanıtı aranan sorulardan biri olmuştur. Çalışılan sürelerdeki azalma, çalışanın gelirinde bir azalma getiriyorsa yük işçi tarafından, aksi halde işveren tarafından karşılanıyor demektir. Bu çeşit bir tercih karşısında kalmak sadece politik bir sorunu değil, ekonomik bir sorunu da karşımıza çıkarmaktadır. Çalışılan sürelerin kısaltılmasına yönelik finansal bir soru karşısında yanıt aramak konuyu bir başka boyutta tartışmaya sokacaktır. Danimarka"da gerçekleşen kısmi bir denemeye göre bazı iş kolları için bu maliyetin toplum tarafından karşılanması tartışılmaktadır: çalışanları ve sigorta kurumlarının örgütlü gücünün yüksekliği, böyle bir çözümün oluşmasını kolaylaştırmıştır.

Bu kısa çalışma ile ele alınması düşünülen başlıca üç grup sorun bulunmaktadır. ilk önce çalışma sürelerindeki azalmanın seyri karşımıza nasıl bir tablo çıkarmaktadır. Daha sonra yaşanan ekonomik krizin çalışma süreleri ve işgücü piyasaları üzerinde muhtemel etkileri nelerdir. Son olarak da Türkiye açısından çalışma sürelerindeki azalmanın ifade ettiklerinin istihdam boyutu ele alınmaktadır.

Çalışma Saatlerindeki Gerilemenin Kısa Tarihi:

İnsanlığın gelişim çizgisi çalışma saatlerinde ciddi bir azalmayı ifade etmektedir. Üretim seviyesinin artarken daha az süreli işlere gereksinim olması paradoksal gelebilir. Haftalık ve yıllık izin olmadan günlük 12 saat haftalık 70 saatlik çalışmadan, 7 saaUgün ve haftalık 35 saatlik çalışmaya geçiş insanın çalışmaya başladığı binlerce yıldan bu yana sadece son 100 yıllık sürede gerçekleşmemiştir. Bir Fransız araştırmasına göre son 180 yıl içinde yetişkinlerin ortalama yaşam süreleri bir kat artarken, boş zamanlarında ise 7 kat artış görülmüştür. (Franscopie 1991) Çalışılan sürelerdeki azalmanın itici olgularından birinin teknolojik gelişme olduğu bilinmektedir. Ancak çalışma sürelerindeki azalma bir kaç eksende birlikte gelişti. Eğitimde geçen sürelerin artışı ve daha erken emekli olma yolunda çabalar, toplam çalışılan süreleri kısaltmıştır. Ulusal zenginlik farklarına rağmen neredeyse aynı düzeyde boş zamana sahip olmanın ilk nedeni ekonomik ikinci nedeni ise toplumsaldır. Çalışanları ve örgütlerinin talebi çalışılan süreleri farklı ekonomik düzeylere rağmen eşitleyici bir düzeye getirmiştir. Gerçi çalışılan sürelere göre değerlendirildiğinde az gelişmiş ülkeler açısından negatif bir farklılık gözlenmektedir. Buna rağmen sanayi işçisi ele alındığında, sendikalı sektörde çalışma sürelerinde nispi bir eşitliği görmek mümkündür.

Gelişmiş Batı Ekonomilerinde Çalışma Sürelerindeki Değişme:

Çalışma ile kavramların bir çoğu gibi çalışma sürelerine ilişkin temel tartışmaların ortaya çıkışı ve ele alınışı,  sanayileşme süreci ile başlamaktadır. Özellikle haftalık çalışma sürelerindeki azalma, ücretli izin hakkı, erken emeklilik gibi kavramlar, bu süreçle yakından ilgilidir.

Sanayileşme öncesi dönemin çalışma süreleri, önemli ölçüde fiziki koşullara göre belirleniyordu. Örnek olarak gün doğuşu ile gün batışı arasında kalan zaman tarım ağırlıklı üretim yapısı küçük imalat için ortalama çalışma sürelerini vermekte idi.

Batı Avrupa içinde gelişen Lonca örgütlenmesi, çeşitli zanaat ve mesleklere bağlı olarak belirli çalışma kurallarını usta-kalfa-çırak hiyerarşisi içinde ortaya koymaktadır. XVIIl. yüzyıllardan itibaren lonca sisteminin etkisini kaybetmeğe başlaması, ekonomik gelişmelerin hız kazanmaya başlaması (sermaye birikimi işbölümüne dayalı uzmanlaşma ve emek üretkenliğindeki artışlar) çalışılan süreler de önemli bir değişme yaratmamıştır. Ilk önemli çalışma sürelerinde ki indirimin, dini amaçlarla kilise tarafından gerçekleştiği görülmektedir. Dini bayramların ve Pazar günlerinde çalışmanın yasaklanması ile XVIIl.yüzyılda işçilerin çalışmaktan "iki yakalarını bir araya gelmediği için" önemli bir indirim gerçekleşmiştir. (G. T ahar s: 13)

Buna rağmen, 1830"lu yıllarda normal bir sanayi işçisi için çalışma süresi haftalık 80 saatte kadar ulaşıyordu. 1814 tarihli ilk yasa ile Fransa"da Pazar ve dini bayramlarda çalışmak yasaklanıyordu. Sanayileşme hareketi XIX. yüzyıl boyunca çalışma sürelerinde çok büyük bir gerileme yaratmadan hemen hemen benzer bir yapıda sürdü. 1837 tarihli Ducpetiaux çalışmasına göre haftalık çalışma süresi İngiltere için 69 saat Prusya’nın Bonn kenti için 94 saate kadar çıkabilmektedir. (aktaran; J.Rigaudiat, s:24)

XiX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren olumsuz çalışma koşullarında nispi bir düzelme paralelinde çalışılan saatlerde azalma görülmektedir. Örnek olarak Fransa"da 1848 yılında her çalışan için 12 saatlik çalışma süresi 1851 "den itibaren sadece belirli sanayi dalları için geçerli hale gelmiştir. 1874 den itibaren çalışma sürelerindeki düzenleme yetişkinlerin dışında çocukları da korumaya yöneldiği görülmektedir. Bu dönemde sadece Fransa"da değil bütün Avrupa ülkelerinde yoğun bir kadın ve çocuk emeği istihdamı söz konusu olmakta idi. Sanayileşmenin yoğunluğu buna karşılık toplumsal mücadele ve işçi hareketlerinin direnci devletleri çok cılız da olsa bazı önlemler almaya itmiştir. 8-12 yaş arası çocukların günlük çalışma süresi 1841 yılından itibaren 8 saatte, 11-16 yaş arası 12 saate indirilmesi yasa yolu ile sağlanmıştır. (G.Caire, 1990 s:42)

Çalışılan sürelerdeki azalmanın tarihsel kökleri ABD ekonomisi içinde benzer bir eğilim göstermektedir. Özellikle 1850-1890 yılları arasında çalışanların sendikalaşma eğilimlerindeki gelişmeye koşut olarak, çalışma koşulları özellikle çalışma sürelerinde azalma önündeki taleplerin arttığı görülmektedir. ABD senatosunun hazırladığı rapora göre 1840-1890 yılları arasında belirli Amerikan sanayi kollarında çalışma süreleri yaklaşık % 12.3 oranında azalmıştır. (C.Morgan s:156) ABD içinde sendika üyeliğinin hızla arttığı 1890-1920 yılları arasında günlük 8 saatlik çalışma mücadelesinin önem kazandığı görülmektedir. Buna rağmen 1901 yılında ABD imalat sanayiinde çalışan işçilerin ortalama haftalık çalışma süresi ortalama 54.3 saat olarak hesaplanmakta idi. I.Dünya savaşı öncesinde sendikal mücadele haftalık çalışma süresini gene imalat sanayi işçileri için 50 saate çekebilmiştir. Savaş nedeni ile ortaya çıkan işgücü eksikliği bu sayede işçilerin toplu pazarlık güçlerini de arttırmıştır. (G.Ehrenberg-RSmith s:145) I.Dünya Savaşı sona erdiği zaman barışın sağlanmasına yönelik çabalarla, 1919 yılında Uluslararası bir örgüt kurulması kararlaştırıldı. Versailles"da imzalanan bu anlaşma ile siyasal barışın yanı sıra toplumsal bir barışın da kurulabilmesi için uluslararası Çalışma Mevzuatı komisyonu kuruldu. Daha sonra oluşturulan metin Uluslararası Çalışma Örgütünün esaslarını oluşturdu. Bu örgüte ilk kurulduğu yıl olan 1919 da 45 ülke üye oldu, ve ilk kabul edilen 1nolu sözleşme sanayide çalışan işçilerin çalışma saatlerinin kısaltılmasına ilişkindir. Gerçekten dönemin bir çok sanayileşmiş ülkesinin yanı sıra sözleşmeyi o dönemin tarımsal nitelikli Rusya, Polonya, Sırbistan gibi ülkeler tarafından da kabul edilmesi örgüt açısından önemli bir başarıdır. 1919 yılında günlük 8 saatlik çalışma süresinin belirli bir işçi sınıfı mücadelesi sonucu ortaya çıktığını söylemek güçtür. Toplumsal hareketlerin rolünü yadsımadan eklenebilecek bir unsur da uzun çalışma sürelerinin yol açtığı verimlilikteki azalmalar, uzun çalışma günlerinin ortaya koyduğu tüketim eğilimindeki azalmalardır. Çalışma ritminin makinalar tarafından düzenlendiği, "ölü zamanı" azaltmaya çalışan yeni iş organizasyonları ile çalışma yoğunluğunun ve işin parçalanarak denetimin artışı, adını ve ilkelerini Taylor"dan alan bir sistem X)(yüzyıl başlarında geçerlik kazanmıştır. Çalışma sürelerinde çok önemli değişmeler olmadan çalışma yoğunluğunun artışı ile ortaya çıkan bu değişiklikler çalışanlar açısından oldukça yıpratıcı boyutlara ulaşmıştır.

1929 Ekonomik bunalımı nedeni ile çalışılan sürelerde nispi bir azalma gözlenmektedir. 1920"li yıllarda ABD için 48 saat olan haftalık çalışma süresinin, sektörlere göre ortalama olarak 41 ile 44 saat arasında değiştiği görülmektedir. Fransa"da 1931 de 48 saatten 1932 de 44 saate inmiştir. (J.Rigaudiat s:29) Savaş yılları askeri nedenlerle, iş piyasalarından çekilme gerçekleştiği için çalışma süreleri de en alt seviyeye inmiştir. 30"lu yıllardan itibaren Fransa için görülen haftalık çalışma saatleri çizelge 1 de görülmektedir.

Çizelge: 1  Yıllara Göre Haftalık Çalışma Saatleri

1930 – 1940 – 1950  - 1960 – 1970 -  1980 - 1985  - 1989



47.8   -   36.4 -  44.9  -  45.7  -  44.7  -  40.8  - 39.0  -  39.0

Savaş ve ekonomik kriz nedeni ile en düşük düzeye inen çalışma süreleri 1946 sonrası gene yükselme eğilimi içine girmiştir. Savaş nedeni ile ortaya çıkan yetişmiş işgücü kayıpları ve yaratılan iş alanlarının fazlalığı çalışılan süreler de ortalama %4.5"lik bir artış getirmiştir. 19451965 yılları arası dönem aynı zamanda Batı ekonomilerinin çok düşük işsizlik oranlarına sahip oldukları genişleme ve istikrar dönemleridir. Büyük oranda Keynesyen politikaların uygulandığı bu ekonomilerin gelişme seyri, dışardan işgücü ithalini gerekli kılacak ölçüde, bir açığı yaratmakta idi. Bu dönem istihdamın ve çalışma sürelerinin genişlediği yeniden yapılanma dönemidir. 1965 yılından itibaren 1974 yılına kadar istihdam artışı devam etmiş, ancak çalışılan sürelerde her yıl için yaklaşık 20 dakikalık azalma eğilimi görülmüştür. 1974-1980 yılları arası Batı ekonomilerinin çeşitli faktörler etkisi ile bunalıma girdiği bir dönem olmuştur. Milli gelir artış hızında ve çalışılan süreler de bir azalma, ve istihdamın durağan bir yapıya girmesi ve bu dönemin belirgin özelliğidir. 1980-1984 arası ise milli gelir artış hızında tam bir gerileme ve çalışılan sürelerde ortalama 39-40 saat haftalık yasal sürelere doğru bir gerileyiş ortaya çıkmaktadır. Kriz nedeni ile bu dönemde istihdam da azalma gerçekleşmektedir. (G.Tahar s:24)

1970Ii yıllardan itibaren başlayan ve içinde bulunan dönem çalışılan süreler açısından yeni arayışlara tanık olmaktadır. Özellikle bu dönemden başlayarak işsizlik ciddi bir sorun olarak bir çok ekonomiyi etkilemiştir. lşsizlikle mücadele aracı olarak çalışma sürelerinde indirim yapılması yönünde talepler gündeme gelmekteydi. Ancak, Batı ekonomileri bir ölçüde yeni teknolojilerin etkisi ile çalışma sürelerini azaltırken, diğer yandan istihdam da beklenen artışlar olmayıp aksine gerilemeler görülmüştür. Bu noktada sorun sürelerin azaltılması ile istihdam ın artışı arasında bir paradoks olarak kalmamakta bunun ötesinde yeni arayışlara gereksinim olmaktadır. Belki de çalışma ve çalışılan süre kavramlarının yeniden tanımına doğru bir gidiş zorunlu hale gelmektedir.

Kriz ve Çalışma süreleri   Çalışma sürelerinin azaltılması işsizlikle ilgili çeşitli tartışmaları gündeme getirmektedir. Öte yandan uzun zamandan bu yana çalışma sürelerinin azalmasına rağmen işsizlikte henüz ciddi bir gerileme görülmemektedir. Genel olarak bakıldığı zaman çalışma sürelerindeki azalmanın sadece sendikalardan gelen taleplerle gerçekleşmediği kimi durumda yasal düzenlemelerle bazen de üretkenlikte gerçekleşen artışlar çalışmanın daha az süreli olması zorunlu hale gelmektedir. Bunlara ek olarak da ortaya çıkan ekonomik krizler mevcut çalışma türlerini değiştirerek çalışma sürelerinde farklılıklar yaratmışlardır. "Ne kadar az çalışırsan o kadar fazla iş yaratırsın" sloganın sendikalar tarafından da benimsenmeğe başlanması Batılı ülkelerde ki kapitalist krizle eş zamanlı olması rastlantısal değildir. Bu bağlamda ciddi işsizlik baskılarının bulunduğu OECD ülkelerinde emek piyasalarına yönelik temel yapısal değişiklik sürekli olmayan işlerdeki sayısal artışlar olduğu anlaşılmaktadır. Sürekli olmayan part-time işlerdeki asıl artışın kadın işgücünde yoğunlaştığı, buna karşılık 1979-1991 arası bu tür işlerde her iki cinsin de oransal artışı görülmektedir. Kısa süreli veya yarım günlük işlerde görülen hızlı artışın bir başka önemli yanı da 70"li yıllarda oluşan kapitalist krizin istihdamın yapısına yansıyan kısmı ile ilişkilidir. Hizmet sektöründe görülen formel ve enformel istihdamdaki artışın kriz ile aynı zamanda ortaya çıkışının ekonomik ve toplumsal bir dizi etkisi bulunmaktadır. Bu bağlamda marjinal veya enformel sektörün giderek yaygınlık kazanması da rastlantısal değildir. Krizle birlikte kapalı ve iç piyasaya dönük ekonomilerin hızla açık ve rekabet edebilen hale dönüşleri bu tür işlerdeki artışla hemen hemen eş zamanlı olarak ortaya çıkmaktadır. Böyle bir yapı değişikliğinin ne ölçüde "kendiliğinden" gerçekleştiği ayrı bir tartışma konusudur. Ancak bu yapı değişikliğinin beraberinde işgücü üzerinde ortaya koyduğu en temel sorunun formel olmayan sektör çalışanlarındaki artış ve üzerindeki etkileridir. Krizin Türkiye"de etkisini hissettirmesinden bu yana yaklaşık on beş yıllık bir süre geçmiştir. Bu dönemde işgücüne dahil olmayanların sayısal ve oransal olarak artışı dikkat çekicidir. 12 yaş üzerinde olup ta işgücüne katılmayanlar oransal olarak 1988 den 1994 e kadar %45.3 den %49.5 e çıkmıştır. Paralel bir gelişmede işgücüne katılma oranlarında azalma olarak ortaya çıkmakta. %54.6 dan %50.4 a doğru azalan bir ivme göstermektedir. (DIE 1994 HHIA) Işgücünün yapısında ortaya çıkan bu gelişmeler katılma oranlarındaki azalma dışında çalışanların bağlı bulundukları sanayi, tarım ve hizmetler sektöründeki dağılım ile de ilgilidir. Türkiye"de görülen tarımdan hizmetler sektörüne doğru geçiş bilinen biçimde enformel istihdamın artışının bir örneğini oluşturmaktadır.   İşgücü Krizinin Bazı Sonuçları:   Formel sektörden enformele doğru kaymanın en doğal sonucu sendikalaşma oranlarında ortaya çıkan gerilemedir. Kuşkusuz küçük ve orta ölçekli işletmelerin sayısının fazlalığı da bu oranın azalmasına etki etmektedir. Gerçi 1988-1993 arası sendikalaşma oranlarında %3 lük bir artış görülmektedir. Ancak Çalışma Bakanlığı"nın resmi verileri Türkiye"deki sendikalaşma oranlarını %66.4 düzeyinde açıklayarak birçok sanayileşmiş Batı ülkesini bu açıdan geride bıraktığımızı ifade etmektedir. Bu itibarla verilerin güvenirliği konusunda ciddi kuşkular bulunmaktadır. Bunların dışında Bakanlık verilerine esas olan toplam işçi sayıları ile o sektörde çalışanların DIE verileri arasında önemli farklar mevcuttur. Sendikaların yasal zorunlulukları ve yetki alabilmek için barajı aşmak sorunları birlikte değerlendirildiğinde sendikalı işçi sayısının yüksek, buna karşılık o sektörde çalışan sayısının düşük çıkmasının anlaşılır nedenleri vardır. Ancak sendikalara aidat ödeyen işçi sayısının azalışı çok çeşitli nedenlerle açıklanmaya çalışılan bir olgudur. Yeniden yapılanma süreci kriz ile birlikte sendikalı olan işçilerin önemli bir kısmını enformel sektör içine taşıdı. Çünkü esas olan korumacılık ve ithal ikameci sanayileşme modeli içinde kalarak dünya ekonomileri ile bütünleşmenin mümkün olamayacağının bir eğilim olarak ortaya çıkmasıdır. Sonuç olarak formel sektörden enformel sektöre kayma beraberinde örgütsüzlüğü ve düşük ücretli farklı çalışma biçimlerini getirdi. Gelir düzeylerinde ücretlere dayalı o ölçüde reel gerilemeler oldu ki fiili çalışma sürelerinde artış olmasına rağmen reel gelirlerde artış sağlanamadı. İhracata yönelen sanayileşme girişimlerinin sadece hafif endüstri kollarında nispi şansları bulunmakta idi. Tekstil, hazır giyim, deri ve geleneksel tarım ürünleri en önemli ihraç kalemleri olarak sürmektedir. Bu malların üretildiği iş kollarında dağınık, küçük ölçekli, örgütsüz ve kadın-çocuk işgücüne dayalı işler icra edilmektedir.
Sonuç   Çok uzun zamandır, daha iyi yaşamanın koşulları üzerine sorular soruldu. Hangi ekonomik ve toplumsal ölçüler belirli bir rasyonalite ile birlikte ihtiyaç duyulan "iyi" yaşamayı sağlayacaktır. İnsanların daha az çalışması gibi çok genel bir değerlendirmenin böyle bir sonuca ulaşmada çok sınırlı etkisi olabilir. Her şeyden önce daha az çalışmanın "iyi" sonuçlar verebilmesi bütünü ile bir toplumsal gereksinim olarak kabulünü gerektirir. Daha az çalışmak bu anlamda sadece süre olarak kalmadan çalışma düşüncesinin bir bütün olarak dönüşmesi ile ilişkilidir. Çalışmanın bugünkü anlamı ile kalışı süre azalsa bile beklenen dönüşümü sağlamayacaktır. Hatta günümüzde olduğu gibi kriz anlarında sürelerin arttırılması gibi iniş çıkışlar yaşanacaktır. Bu bağlamda çalışmanın farklı biçimlere dönüştürülebilmesi bireyin özerk etkinlikleri işe katılımı ve işi denetleyebilmesi sayesinde gerçekleşebilir. Sonuç olarak çalışma süre olarak azalmaktadır. Buna karşılık boş zaman ve ortalama yaş artmaktadır. Yüzyılın başı ile sonu arasında ortalama yaş için %45, boş zaman için %250lik bir artış bulunmaktadır. Buna karşılık çalışma süreleri ortalama yaşam içinde %42 azalmıştır. Bütün bu sevimli olgular çalışmanın ne için ve nasıl olmalı sorularını ortadan kaldırmamaktadır. Aksine artan zamanın nasıl kullanılacağı ve çalışmak isteyenlere yeni iş olanakları yaratılıp yaratılmayacağı biçiminde yeni soruları gündeme getirmektedir. Sorular hiçbir zaman bitmeyecektir. Her yeni soru bir başka dünyanın ışıkları olarak bizleri kışkırtacaktır. İşte daha az çalışarak daha çok kişiye iş yaratmakta bu tür tahrik edici sorulardan biridir. Soruyu hemen olumlu veya olumsuz yanıtlamadan önce mevcut eğilimlerin sunduğu kesitin her yönü ile incelenmesi gerekmektedir. Kısa dönemde görülen o dur ki çalışma sürelerindeki azalmanın devam etmesi çalışanın gelirinde bir kesinti olmadan sürmesi geniş anlamda politik tercihleri de yansıtan çeşitli olasılıkları sunmaktadır. Bu çerçevede yeni iş olanaklarının yaratılması mutlaka işlerin yeniden tanımlanmasına ve çalışma hayatının farklı biçimlerine dönüşmesi bir zorunluluk halini almaktadır. Bu nedenle bakışımızı ve algılayışımızı sistem içi bir çerçeve ile sınırlı tuttuğumuz taktirde hiç çalışmama gibi sıra dışı bir tutumun bile "daha iyi bir yaşam" ulaşma arzusunu gerçekleştirmeyi sadece hayali bir hedef olarak bıraktırabilir.









  Ad Soyad
  Yorum